Kan Kitapları serisi, nedense oldukça geç keşfedilmiş bir seri olmasına rağmen, gömünün bulunması ile birlikte yapımcıların, kitapların üzerine çullanması bir oldu. Garipti! Kan Kitabı filmi hakkında da orada burada pek fazla şey işitilmedi. Çok garip! Halbuki Barker'ın uyarlama furyası içerisinde ismen en iddialı yapımlardan bir diyebiliriz kendisi için. Böyle bir filmin berbat
bulunması, yerden yere vurulması bile biryerlerde elle tutulur bilgi edinmemize sebebiyet verebilirdi. Belki de kitabı okuyup, filmi izleyen ellerde yapılmadığı için olabilir mevcut kritikler.
O halde şanslısınız ki, kitapların tamamını okumuş bir elden okuyacaksınız
yazıları. Tabii kitapları okumuş olmamın mevcut filmin içeriğine bir katkısı olup
olmadığı tartışmaya açık!
Clive Barker'ın da artık Stephen King gibi bir marka olup çıktığını biliyoruz.
Hatta Barker mevcut yeteneğini mümkün mertebe pek çok alana yaymak için inanılmaz
bir çaba sarfediyor. Lakin kabul etmeliyiz ki, King'in düştüğü iddia edilen
"kendini tekrar etme" mevzusuna Barker çok daha erken bir yaşta maruz kaldı.
Barker'ın hikayeleri genel anlamda alternatif dünyalar ve o alternatif dünyadan
bizim boyutumuza zıplayan kötülükler üzerinedir. Hepsi böyledir demiyorum fakat
genele bakacak olursa bu tema fazlasıyla kullanılır. Video oyunu projeleri olan
Undying ve Jericho'da, Hellraiser'da, hatta Kan Kitabı'nda!
"Ölülerin de otoyolları vardır ve bu otoyollar zaman zaman kavşaklara denk düşer.
Bu kavşakların yolları ise dünyamız ile kesişir. Ölüleri dinlemek gerekir. Çünkü
onlar hikayelerini tam anlamıyla iletememiş olmanın verdiği sıkıntı ile yollarına
devam ederler. Eğer onlar ile yolunuz kesişirse kulak verin!"
Dr. Mary Florescu'nun da ağzından dökülen bu kelimeler aslında Kan Kitapları
serisinin ilk kitabın ilk hikayesi olan Kan Kitabı'nın genel temasını
oluşturmakta. Paranormal araştırmaları hüsran ile sonuçlanan Florescu'nun en
büyük derdi ise elinde gerçek anlamda kendisini tatmin edecek bir kanıtın
bulunmaması. Simon McNeal'ın sahip olduğunu düşündükleri yeteneğe güvenerek
korkunç bir cinayetin işlendiği konağa yerleşirler. Bu süreç içerisinde belli
başlı paranormal deneyimler de yaşarlar. İlk başta inandırıcı gelen bu hikaye
McNeal'ın nanik yapması ile inandırıcılığını yitirir. Fakat Mc Neal yapmış olduğu
yanlışı kabul ederek konakta olup bitenleri nihayete erdirmeye kararlıdır.
Ölülerin Kan Kitabı görevini üstlenecek olan McNeal ise, anladığını sandığı bu
korkunç olayın ardının arkasının kesilmeyeceğinden haberdar değildir!
Geçtiğimiz aylarda aynı kitabın içerisinde yer alan Geceyarısı Et Treni (Bizde
Dehşet Treni olarak gösterilmişti), Kan Kitapları serisinin de önünü açmış oldu.
Fakat Kan Kitabı'nın filminin ne ara vizyona girdiğini bile anlayamadık! Teknik
olarak içeriğine eklenmiş olanlar her iki filmin de güç kaybetmesine neden olmuş.
Sonuç itibarı ile kısa öyküden - özellikle korku dalın- bir film çıkarabilmek zor
iş. Bir noktadan sonra filmin en kaba tabiri ile, izleyiciyi bayması gibi bir
durum söz konusu olabiliyor. Birbirine yakın tarihlerde vizyona girmiş olan bu
iki filmin de asıl sorunu bu! Geceyarısı Et Treni, izleyiciyi cezp edebilme
konusunda biraz daha şanslı nitekim aksiyon bazlı bir film olduğu için, kitlesine
biraz daha nefes alabilme olanağı sağlayabiliyor.
Son yıllarda korku sinemasının trendlerini baz alacak olursak, Clive Barker'ın
hikayelerinin türe pek fazla hareket olanağı sağlayamadığını görebiliriz. Bu da
lafta yazara saygı duyan fakat hikayelerini bile gözden geçirme gereği duymayan
kitlenin, ustanın ismini arkasına almış filmleri koşulsuzca kabul edip sonradan
tükürmeye çalışmasından kaynaklanıyor. Özellikle edebiyat alanında markalaşmanın
tehlikelerinin farkında olmak lazım. Bu açıdan Barker zaten her okuyucuya hitap
edebilecek bir yazar değil! Pek çok kişi, Stephen King'in kendisi hakkında
söylediklerini dikkate alarak onu varis ilan ediyor.
Peki son derece başarılı kısa öykü derlemesi olan Kan Kitapları serisinin
içerisindeki kısa öykülerin beyazperde de çarçur edilmesi yazarın suçu mudur?
Eğer ki Kan Kitabı filminin yapımcıları arasında olmasaydı cevabımız kesinlikle
"hayır" olacaktı fakat bu filmlere Barker'ın müdahale ettiği ve fikir
danışmanlığı konusunda elinden geleni ardına koymadığı bilinen bir gerçek. Biz
zaten kendisinin yazarlık, yönetmenlik, oyun yapımcılığı, senaristlik ve
yapımcılık gibi pek çok alanda söz sahibi olduğunu bilmekteyiz. Yani Clive Barker
zaten pazarlamasını da kendi yapıyor bir noktadan sonra ürünlerinin...Elbette
işin bu kısmı bizi kesinlikle enterese etmez! Bizim konumuz önümüze konulmuş olan
malzemenin kalitesi ile alakalıdır. Bastığımız tahta yaş çıkarsa, o tahtaya
basan birey olarak kendimizi içten içe suçlarız belki ama, suçlayacağımız diğer
kimseler, o tahtayı vücuda getirenler ve bizim bastığımız yere koyanlar olur.
Sözün özüne gelecek olursak...Kendi şahsi fikrim, Geceyarısı Et Treni ve Kan
Kitabı adlı iki öykünün bana göre serideki en iyi öyküler olması gerçeğini
paylaşmalıyım sizlerle. Peki bu filmlerden tatmin olmama sebebim bu duygusal
nedenler olabilir mi? Kesinlikle hayır! Bu sadece işin bahanesidir. Söyleyeceğim
o ki; Kan Kitapları Serisi içeriğinde türlü türlü güzel hikayeler
barındırmaktadır fakat böyle fabrikasyon bir şekilde çarçur edildikçe ne
seyircinin ne yapımcıların ne de sevgili yazarımız Clive Barker'ın yüzü
gülecektir.







