
Tavşan deliğinin etrafında bir süre oyalandıktan sonra o delikten aşağı düşmeyi başardım sonunda! Darısı bu merak ile cebelleşen diğer hayalperestlerin başına!
Hani bazı insanlar vardır takdir edersiniz ama onların başarılarının benzerlerine imza atabileceğiniz dürtüsü ile içten içe de kıskanırsınız. "Bir gün gelir de bir kaç adım ötesine geçebilirim efendim! Benim neyim eksik!" düşüncesi aslen kanımızın kaynadığı ve henüz yitirmediğimiz şu gençlik yıllarımızda biz gençlerin pek çoğunun hırs mahzenleri olur adeta. Fakat bazı insanlar ve o insanların vücuda getirdikleri karşısında ise sadece ağzınız iki karış açık kalır ve gayri ihtiyari iki küçük kelime dökülür ağzınızdan : "vay be!"
Bu "vay be!" niteliksel açıdan önemsiz gibi gözükse de içeriğinde pek çok anlam barındırır. Hem şaşkınlık, hem hayranlık hem de takdir adına söylenecek ne varsa sırtlanıp götürecek derecede güçlü bir kelimedir bu "vay be!"
İlk "vay be" Zeki Zeren sokağına adım attığınız anda gördüğünüz meşhur zürafa heykelleri karşısında kaçıverir ağzınızdan. Bir dakika arkadaşım! Biz zaten bu manzara hakkında bilgilendirilmiş, fotoğraflarını orada burada görmüştük öyle değil mi! Aman diyim hiç bulaşmayalım! Gerçeğinin yerini ne tuta ki? Doğru söze hacet yok o halde devam edelim...
Köşkün dışarıdan görüntüsü, kapıda karşılıklı dikilmiş Keloğlan ve Slyvester heykellerinin davetkarlığı karşısında direnmek gibi bir gaflete düşmek mümkün değil! Zaten konak, masallarda, dışarıdan bakıldığında insanları kendisine çeken, bir çeşit büyülü ev misali çağırıyor içinizdeki çocuğu. Yine de kendinizi dışarıda bırakmıyor, içinizdeki çocuğun da elinden sımsıkı tutarak giriyorsunuz içeri.
Toplam 6 katlı köşkün içinde 4000 adet oyuncak olduğu rivayet edilse de, gözünüz bu rakamın daha üstünde oyuncak olduğunu fısıldıyor sizlere. İçerideki hazinenin her bir noktasını ayrı bir ilgi ve alaka ile incelerken, bizim jenerasyonumuza yabancı pek çok oyuncağa rastlıyoruz. Favori sözcüğümüz "vay be" yi ağzımızdan düşürmeden tabi.
"Kayıp Jenerasyon" olarak adlandırılsak da ne kadar şanslı olduğumuzu anlıyoruz. Yaşımız geçkin olmamasına rağmen çocukluğumuzun o en verimli dönemlerini bilgisayar başında buharlaştırmadığımıza seviniyoruz içten içe. Pek çoğu kayıp olmasına rağmen, oyuncaklarımızla bir dünya kurabilme fırsatını ucundan yakalamış olmanın sevinci ile; o günleri geride bırakmış olmanın hüznünü aynı anda yaşıyoruz. Diğer taraftan da evlere kapanmayıp dağ bayır gezebilmiş olmamız, saklambaçlar ya da yakar top oynayabilmiş olmamızla birlikte, oyuncaklarımızı takas ettiğimiz günler geliyor aklımıza...Saklamamış olduğumuza üzülüyoruz. Vitrinlerdeki birbirinden çeşitli oyuncaklara bakarak gülümsüyoruz belki. Tamamen içten bir gülümseme bu fakat içinde hüzün de eksik değil!
İstanbul Oyuncak Müzesi kusursuz bir tasarıma sahip. Bunun için sahne tasarımcısı Ayhan Doğan'a minnettar olmamak elde değil! Her odasında ayrı bir tema ve ayrı ayrı tasarımlar mevcut. Odaya girmemiz ile birlikte, temaya uygun bir fon müziği de etrafımızı sarıyor. Hal böyle olunca müzede attığımız her adımla birlikte, onların birer oyuncak olmadığını düşünmeye başlıyoruz. Zira burada her şey nefes alıyor!
Sunay Akın'ın hayalden, gerçeğe olan bu olağanüstü yolculuğu, bizim de kısa süreliğine hayallerin o uçsuz bucaksız evrenine konuk olmamızı sağlıyor. Bir süre sonra şaşırmak bile sıradan bir hal alıyor fakat yine de "vay be!" ile ilişkimizi koparmıyoruz. Saatlerce içine gömüldüğümüz bu olağanüstü dünya, sokağa ilk girdiğimizde; dışarıdan gördüğümüz konaktan çok farklı gözükmeye başlıyor gözümüze. Her bölümü bir tiyatro sahnesi gibi ince ince işlenmiş arkaplanlara ve zeminlere dalıp giderken zamanımızın ne kadarını oraya bağışladığımızı hatırlamıyoruz bile!
Arada sırada karşınıza çıkan, geçmişten dostlarla selamlaşacaksınız burada! Elvis'le bir kaç defa tokalaşacak, Chaplin'e sarılacaksınız. Kah bir tren garında soluklanacak, kah acil servisin odasından kaçışın izlerini görecek, kah savaş alanındaki oyuncak bebeği görerek donakalacaksınız. Siren sesleri kulaklarınızda dans ettikten sonra, denizaltını arşınlayacak, balıkçı klübesinin önünde volta atacaksınız. Gördüğünüz her şeye hayran kalırken, bu rüyanın uzaması için elinizden geleni yapacaksınız.
Sözün özü, İstanbul Oyuncak Müzesi hakkında sayfalarca yazılabilecek inanılmaz bir rüya şatosu bizlere göre. Gittiğinizde, daha önce neden uğramadığınız konusunda kendinize sık sık kızacağınız fakat her "vay be!" sonrasında yavaş yavaş unutacağınız tatlı bir pişmanlık da sizleri takip edecek. Belki eve dönüp sandıklarınızı karıştıracaksınız, belki de bizimle birlikte müzeyi gezen hanım teyzeler gibi "çocuklara ne kadar önem veriyorlarmış" diye göz yaşı dökerek, uzay çağının çok uzağındaki geçmişi anacaksınız. Her ne yaparsanız yapın, müzeden çıktıktan sonra içinizdeki çocuk zincirlerinden bir süre daha kurtulacak. Yaşınız ne kadar yürürse yürüsün, dünyanın bir oyun alanı olduğunu ve bu oyun alanında yaş sınırlamasının olmadığını bir kere daha hatırlayacaksınız. Oynamak ya da oynamamak sizlere kalmış!
(Sualtı bölmesinin önündeki maskeleri fotoğraflarken, gizli bölmenin açılması ile birlikte ufak çaplı bir kalp krizi geçirdim. Kalp krizi geçirmeme vesile olan arkadaşa, sonradan ikram ettiği bir bardak su için ayrıca teşekkür ederim.)


