Uzun Metraj

Bravo NBC

E-posta Yazdır PDF
Image
Başlığa bakıp da, Amerikan televizyon kanalını kutluyorum sanmayın… Nuri Bilge Ceylan’a alkışlarımı gönderiyorum. Özellikle törende yaptığı konuşmada “yalnız ülke” dediği anda, hiç abartmıyorum, gözlerim doldu…
Ama…
“Ama”sı; Nuri Bilge Ceylan’ı alkışlıyor olmam, onun filmlerini beğeniyorum anlamına gelmez!
Aslında Eurovision saçmalığını yazacaktım. Ceylan Cannes’da ödül alınca, yazının rotası da değişiverdi.

 

* * *
Türk sinemasının pek çok klasik filmini beğenirim.
Metin Erksan’a, Yılmaz Güney’e, Ertem Eğilmez’e, çok zor şartlarda çok iyi işler çıkardıkları için büyük saygı duyuyorum. Erksan’ın mülkiyet kavramına bakışını, Güney’in halk öykülerini işleyişini, Eğilmez’in büyük oyuncuları ustalıkla kullanışını hayranlıkla izledim.
Ancak özellikle 90’lı yılların başından beri “yeni dönem” Türk sinemasına anti patim var. En son sinemada gittiğim yerli film Gizli Yüz… Düşünün artık!
Orhan Pamuk hayranı olan, o dönemdeki kız arkadaşımın zoruyla sinemaya girmiş, filmin yarısında arkama bile bakmadan çıkmıştım!
O ne sıkıcı filmdi öyle!
Kimse kusura bakmasın… “Entel-dantel” işlerden, psikolojik filmlerden hoşlanmıyorum. Benim için sinema; görsellik, yaratıcılık, hayal gücü demek. Aynı anda bir Bergman filmi ile Kubrick filmi oynasa, ikincisini tercih ederim. Anlayın artık…
Gerçekçiliğe de kesinlikle karşı değilim ama beyazperdede biraz “akıcılık” arıyorum.
İnsanların psikolojik sorunlarını, kişilik çatışmalarını izlemek istesem, tiyatroya giderim!
Hiç Türk filmi izlemediğimi sanmayın… Zamanımın elverdiği ölçüde, televizyonda rastlarsam, bilgi ve fikir sahibi olmak için izlemeye çalışıyorum.
* * *
Bir gün, Digiturk’te kanalları dolaşırken, Turkmax’e takılıp kaldım. Bol ödüllü bir yerli yapım karşımdaydı. Başladım izlemeye…
Ciddi şekilde bunalımda olan bir kadın -otobüs mü, minibüs mü bilemiyorum- cam kenarındaki koltuğu seçti. Bir süre geçtikten sonra, bir adam, kadının yanına oturdu. Başladılar konuşmaya. Bu sırada kamera ön koltukta sabitlenmiş, kadraja almıştı ikiliyi…
Kadın ve erkek arasındaki diyalog sürüp giderken, tuvalete gitmek zorunda olduğumu fark ettim! Kalktım koltuğumdan, ihtiyacımı giderdim, sonra da balkona çıkıp sigaramı yaktım.
Akciğerlerimi yeteri kadar zehirledikten sonra döndüm salona… Baktım televizyona, ekranda aynı sahne! Hala aynı ikili, hala aynı kamera açısı, hala aynı diyalog!
Tuvalet artı sigarada geçen süreyi, varın siz hesap edin…
Sinirlenip kanalı değiştirdim…
Bilin bakalım, bu filmin yönetmeni kim?!
* * *
Türk sinemasında çok ciddi bir “yaratıcılık” ve “akıcılık” problemi var. Ülkemizdeki sosyal hayatın her alanında olduğu gibi, sinemamızda da orta yolu bir türlü bulamadık.
Ya entel-dantel (!) “festival” işi yapıyoruz, ya da “gişe” filmleri diye saçma sapan komedileri kalitesizliğe hayatın her alanında alışmış milletimize “Eğlenin biraz” diye kakalıyoruz.
Bir yönetmen bir film çekiyor, koca ülkede anlayan 100-200 kişi…
Başka bir yönetmen başka bir film çekiyor, hasılat rekorları kırıyor; küfür yüzünden sokakta birbirini öldüren insanlar, aynı küfüre salonda kahkaha atıyor!
Dünyanın hangi ülkesinde böyle bir sinema anlayışı var, bilemiyorum.
Acayibiz vesselam!
Tarihi ve yakın geçmişi inanılmaz derecede renkli olan bir milletin sinemacılarının, bu kadar “renksiz” filmler çekmesine bir anlam veremiyorum.
Düşünün… Çekilen filmlerin neredeyse yarısı, 12 Eylül öncesi veya sonrasıyla ilgili.
Bu kadar zenginlik içinde, konu çıkmıyor.
Daha doğrusu, senaryo çıkmıyor.
Daha da doğrusu, senarist çıkmıyor!
Bu, birbirleriyle kalitesizlik yarışına giren televizyon dizilerine da yansıyor.
Bir internet sitesinde, ABD’de senaristlerin grevinin, sinema ve televizyon endüstrisine verdiği zararın 3 milyar doların üzerinde olduğunu okumuştum.
Senaryo, görsel bir eserin can damarını oluştururken, Türkiye’de bu işi adam gibi yapan kaç kişi var, merak ediyorum.
Toplumsal sorunları işleyen onlarca film izledim bugüne kadar. Hiçbiri, Türk sinemasındakiler kadar “ağır” gelmedi bana.
Gariplik bende mi bilmiyorum ama Türk yönetmenlerin “dilini” de anlamakta güçlük çekiyorum.
Sinemacılarımız, “festival filmi” ile “gişe filmi” arasındaki farkı fark edene kadar, işimiz zor!
* * *
Cannes’da, Berlin’de, Venedik’te ödül alanlara bir lafım yok tabii ki…
Ama bugüne kadar endüstrinin “top” ödülü olan Oscar’a aday bile gönderemeyen bir ülkenin sinemasından söz ediyoruz.
1947’den beri verilen “En İyi Yabancı Film” Oscar’ının yanına bile yaklaşamamışız.
60 ödülün 51’i Avrupa’ya, dördü Asya’ya, üçü Afrika’ya, ikisi Güney Amerika’ya gitmiş.
Ödül alan veya aday olanlar arasında, Cezayir, Tayvan, Küba, Bosna Hersek, Gürcistan, İran, Kazakistan, Nepal, Nikaragua ve hatta ülke sınıfına bile sokulmayan Filistin var.
Bizim sinemacılarımız ise, aday adaylığını bile başarı olarak görüyor!
Bugüne kadar bir Atatürk filminin yapılmamasına şaşmamalı.
Yazık…
 
Not: Geçenlerde bu konuyu bir arkadaşımla tartışırken, Fatih Akın ve Ferzan Özpetek’ten söz açıldı. Türkiye’de yetişmedikleri için, gerçek anlamda ikisinin de “Türk sinemacı” olmadığını düşünüyorum.

Online Üyeler »

0 Kullanıcı ve 283 Misafir Çevrimiçi

AKTİV GRUPLAR »