![]()
Birinin bütçesi 11 milyon dolar... Diğerinin maliyeti 300 milyon doları aşıyor…
Biri, ABD’de 12 milyon dolar, diğer ülkelerde ise sadece 700 bin dolar hasılat yaptı. 2 yılda dağıtımcı bile bulamadığı için dünyada sadece 535 sinemada gösterildi. Anavatanı ABD’de ilk gösterime girdiği salon sayısı yalnızca 4 (Yazıyla dört)…
Diğeri, dünya çapında 2.5 milyar doları bulan hasılatıyla, tüm zamanların en iyi iş yapan filmi… Sadece ABD’de ilk gösterime girdiği salon sayısı 3 bin 542… Pazarlama gideri bile 100 milyon doları aşıyor.
Ve bu iki filmden biri, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil toplam 6 Oscar aldı…
Diğeri, 3 Oscar’la geceyi kapattı.
Birini, diğerinden bir adım öne çıkaran bir de “kişi” vardı: Kathyrn Bigelow.
Akademi üyeleri, “Artık bir kadına ödül vermenin zamanı geldi… Üstelik Dünya Kadınlar Günü’nde” deyince, Avatar yaya kaldı; James Cameron, The Hurt Locker’ı yöneten eski karısına alkış tuttu.![]()
Doğrusu, Oscar ödüllerini ve Akademi’yi iyi bilenler, böyle bir sonucu bekliyordu. Olaya “izleyici” gözünden bakanlar hep “Avatar” dedi ama; sinema endüstrisinin en önemli isimlerini bünyesinde bulunduran Akademi’nin üyeleri, “küçük bütçeli, gerçekçi gariban filmi”ni, “hayali taraftar filmi”ne tercih etti!
Film ödülüne aday sayısının 5’ten 10’a çıkarılması ve dolayısıyla getirilen puanlama sisteminin The Hurt Locker’a yaradığını da belirtmek gerek.
Kimileri; Amerikan ordusunun yaşadıklarını anlatan The Hurt Locker’ın Fransız yapımcısının tüm Akademi üyelerine “Bize oy verin” diye mail atmasının da işe yaradığını da söyleyecektir kuşkusuz…
İşin bir de politik tarafı var…
Avatar; temelde hümanist, anti-militarist, çevreci bir film. Ve sermayeyi, emperyalizmi; dolayısıyla ABD’yi açıkça topa tutuyor. Bir de “ırkına ihanet” söz konusu!
The Hurt Locker ise Amerikan askerlerinin psikolojisini yansıtırken, “Aslında askerlik kötü bir şey değil” mesajı vermeyi ihmal etmiyor.
İşte bu iki birbirine zıt filmden The Hurt Locker’ın tercih edilmesi, içlerinde çok sayıda “yabancı” olan Akademi üyelerinin aslında gerçek birer “Amerikancı” olduğunu gösteriyor bir anlamda…
Akademi üyelerinin, Hollywood’u adeta yeniden ayağa kaldıran Avatar’ı es geçmesi, garibime gidiyor doğrusu…
Bir fırsatım olsa, James Cameron’a şunu sorardım: Sinemada çığır açan, dünya rekoru kıran, büyük bütçeli bir filmi yönetip Oscar kazanamamak mı? Yoksa küçük bütçeli bir filmle, Oscar kazanmak mı?
Umarım Amerikalı meslektaşlarımdan biri Cameron’ın tercihini öğrenir; ben de rahat ederim!
The Hurt Locker, “en az hasılat elde eden Oscar ödüllü film” olarak tarihe geçerken, Akademi, bir geleneği de devam ettirmiş oldu.
Akademi üyeleri, genelde bilim-kurgu türüne sıcak bakmıyor. Avatar gibi, sinema tarihinde çığır açan bilim-kurgu örneklerinden Star Wars, 1977’de Annie Hall’a; E.T. de 1982’de Gandhi’ye En İyi Film Oscar’ını kaptırmıştı.
Belli ki, hayali bir dünyanın beyazperdeye yansımasını pek içlerine sindiremiyorlar!
* * *
Bir önceki yazımda, yıllar sonra sürprizlere uzak bir gecenin bizi beklediğini ifade etmiştim. Belli dallarda, belli isimler, zaten açık ara favoriydi.
Oyuncu ödülleri, beklenen isimlere gitti. Kanımca, dördü de hak ediyor…![]()
Bu arada; Sandra Bullock, aynı yıl hem Razzie (Ahududu), hem de Oscar alan ilk oyuncu olarak tarihe geçti.
En büyük çekişmenin senaryo ödüllerinde yaşanacağı bekleniyordu. Özellikle Uyarlama Senaryo en çok merak edilen daldı ve Precious, güçlü rakiplerini geride bıraktı.
Bu satırların yazarı, ntvmsnbc.com’un düzenlediği Oscar anketinde 11’de 9 yaparken, Precious’ta çuvalladı!
Doğrusu, bu kategoride yarışın Up in the Air ile District 9 arasında geçeceğini düşünen ben, Akademi’nin; hayatın içinden trajik öykülere düşkünlüğünü unutmuşum!
Beni yanıltan diğer kategori, Yabancı Film Oscar’ı oldu.
Filmlerini çok beğendiğim Alman yönetmen Michael Haneke’nin “Das weisse Band - Eine deutsche Kindergeschichte”si, yani The White Ribbon, sadece benim değil, tüm adayları izleyen Amerikalı eleştirmenlerin de favorisiydi. Ancak bir Arjantin filmi, “El secreto de sus ojos” (The Secret in Their Eyes) ödülü kaptı.
Latinlerin ve İspanyolcanın ABD’deki etkisi mi, çok az sayıda Akademi üyesinin bu kategoride oy kullanması mı seçimde etkili oldu, bilinmez…
* * *
Geçelim ödül törenine…
Steve Martin ve Alec Baldwin, hayal kırıklığı yaşattı; beklentilerin uzağındaydı.
Son dönemin en kötü sahnesiydi.
Geçen yıl Hugh Jackman’ın sunduğu görkemli törenin çok çok gölgesinde kaldı.
Dekorlar geçen yıla göre sönüktü. Sahne performansı, Müzik Oscar’ının tanıtımı dışında hiç yoktu. Bu da geceyi sıradanlaştırdı.
Bir harala-gürele içinde, sürekli anonslar, ödül verenler, ödül alanlar…
Tom Hanks’in, herkesin en çok merak ettiği en büyük ödülü sahneye adeta koşarak gelip apar-topar açıklaması gibi…
Yayıncı kuruluşun “iki ödül bir reklam” şeklindeki akışı da izleyenleri törenden iyice soğuttu.
Yayının rating ve para kazanma kaygısı olmadan yapılması şart…
Beğenmediğim komedyenlerden Steve Martin, İngilizceyi iyi bilenlerin anlayabileceği kelime oyunlarıyla dikkat çekti. Helen Mirren için kullandığı “Damn” (Lanet) yakıştırmasını Alec Baldwin’in “Dame” (İngilizlerin kadınlara verdiği Sir unvanı) şeklinde düzeltmesi gibi…
Martin’in en anlamlı esprilerinden biri, 16 kez aday olup 2 ödül alan Meryl Streep ile ilgiliydi: Asıl kaybeden o!
Diğeri de, Christoph Waltz’a atıfta bulunup, tüm salonu göstererek “Yahudi mi arıyorsun?!” demesiydi.
Törenle ilgili ilginç bir detay da şu:
Ödülleri açıklayanlar, alışıldığın aksine “And the winner is” (Kazanan) dediler. Sadece Kate Winslet “And the Oscar goes to” diyerek Jeff Bridges’ı anons etti…


