
Kültür ve Turizm ile Maliye bakanlıklarının ortaklaşa yaptığı bir çalışma ile özellikle Hollywood’lu yapımcılara Türkiye’de film çekmeleri konusunda birtakım kolaylıklar getirilmesi planlanıyor.
Geç kalınmış, ama çok yerinde bir düşünce… Tabi hayata geçirilebilirse…
Yeni yasa ile yabancı yapımcılara, KDV indiriminin ve Türk şirketleriyle ortaklıkların kapısı açılıyor. İşin “teşvik” kısmında çıkan anlaşmazlık aşılırsa, yasanın ülkemizin tanıtımı bir yana, istihdam ve profesyonelleşme adına da çok önemli olanaklar sağlayacağı kuşkusuz...
Dünyanın en büyük endüstrilerinden biri olan sinemanın, özellikle bizimki gibi tanıtıma ihtiyacı olan ülkelere ne gibi katkılar sağlayacağını anlatmaya satır yetmez!..
Türkiye çok uygunken ve yapımcılarının da aklında Türkiye varken, Troy’un Meksika’da, Gladiator’ın Fas’ta çekilmesinin nedeni, ülkemizdeki yasal sorunlar, bürokratik engeller ve sigorta sektörünün gelişmiş olmaması gibi mali eksikliklerdi.
Bu tip sıkıntılar nedeniyle senaryolarında Türkiye veya Türkler’in olduğu pek çok film, belli kısıtlama ve sınırlamalarla, zaman zaman yetkililerden izin bile alınmadan çekildi! Örneğin; özellikle İstanbul’da, Galata Kulesi, Kız Kulesi, Kapalıçarşı gibi tarihi mekanlar, genellikle bilgisayar ortamında filme dahil edildi.
Son dönemin bazı yapımlarına bakalım…
1999 tarihli, Pierce Brosnan’lı James Bond filmi The World Is Not Enough’ın en can alıcı sahneleri Kız Kulesi’nde geçerken, ne Brosnan’ı ne de Sophie Marceau’yu bu tarihi mekanda izleyemiyoruz!
Hitman’de Galata Kulesi’ni, Galata’yı, Kuledibi’ni ve Haliç’i, çok az görebiliyoruz.
Ve The International…
Tom Tykwer’ın son filminin bazı sahnelerinin ülkemizde çekildiğini, ilk kez geçen yıl uzunmetraj.com ziyaretçileri öğrenmişti. Her zamanki gibi “geç uyanan” mümtaz Türk basını, Kapalıçarşı’da elinde silahla adam kovalayan Clive Owen’ın “Beni kimse tanımadı! Elimde silah olduğu halde kimse müdahale de etmedi” şeklindeki sözlerine, filmle ilgili haberlerinde yer verdi.
Ben işin başka bir boyutunu aktarayım…
Afişinde bile İstanbul reklamı olan The International’ın resmi internet sitesi ve imdb’deki forumlarında en dikkat çekici başlıklar, İstanbul ve Kapalıçarşı ile ilgili. Yazarlar genel olarak İstanbul’un güzelliklerinden, Kapalıçarşı’nın egzotikliğinden söz ediyor. İstanbul’u daha önce görenlerden birinin şu sözü çok dikkat çekici:
“Filmi izledikten sonra İstanbul’a bir daha gidesim geldi! Bu muhteşem kenti görmeyenlere şiddetle tavsiye ederim…”
İstanbul’un bütün çirkinlerini unutturuyor insana…
İşte gündemdeki yasa, bu nedenle çok önemli…
Gerçi, özellikle tarihi ve fantastik filmler için Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde çok uygun yerler var ama, buralardaki otel vb. alt yapı sorunları, yapımcıların önüne engel olarak çıkabilir.
Yine de, aşılmayacak sorun yok. İsteyelim yeter…
* * *
Geçelim başka konuya…
Türk sineması konusundaki görüşlerimi artık bilmeyen yok.
Yine de hatırlatayım: Türk sinemasının oyuncu değil, senaryo ve yönetmen sıkıntısı çektiğini düşünenlerdenim. Ve “Oscar’a aday bir film çıkarana kadar Türk sinemasını izlemeyerek protesto ediyorum” şeklinde acayip bir inadım var!
Ancak, zaman zaman bu inadımdan vazgeçtiğim de oluyor… Yine olacak…
2 Mayıs’ı 3 Mayıs’a bağlayan gece Disko Kralı’nda, Usta adlı filmin yönetmeni ve oyuncularını ağırladı Okan Bayülgen.

Yönetmen Bahadır Karataş dikkatimi çekti.
1991’de Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema-TV Bölümü’nden birincilikle mezun olduktan sonra, 14 bin kişi arasından seçilerek, özel bir bursla Amerika’ya gitmiş. Oscar’ları dağıtan AMPAS’in (Kısaca Akademi) California’daki sinema okulu USC’ye kabul edilmiş. 3 yıllık “üst düzey” yönetmenlik eğitiminden sonra 1996’da mezun olmuş.
Ödüllü pek çok reklam filmi, kısa filmi ve belgeseli var…
Usta, Karataş’ın senaryosunu Ayfer Tunç ile birlikte yazdığı uzun metraj bir film. Çok iyi de bir oyuncu kadrosuna sahip.
Resmi sitesine göre film; uçak yapma tutkusunu hayatının merkezinde gören bir erkekle, kendisini, kocasının hayatının merkezinde görmek isteyen bir kadının bitmeyen çekişmesini konu ediyor.
Yine resmi siteye göre Karataş “gerçekçi” bir üslup kullanmış. Sadece Türk sinemasının değil, Avrupa sinemasının en tipik özelliklerinden biri…
Gerçekçi olup olmaması değil, Karataş’ın anlatmak istediğini beyazperdeye nasıl aktardığı önemli.
En kısa zamanda Usta’yı izlemeye çalışacağım.
Aldığı eğitim, Karataş’ı dünya çapında bir sinemacı yapabilecek mi; göreceğiz.
Umarım, Türk sinemasının yüz akı olur. Usta’dan umutluyum…
* * *
Başka bir dala daha konalım…
Türk televizyonlarında yayınlanan muhteşem ötesi (!) yerli dizilerde oynayan oyuncuların aldığı ücretler açıklandığında, dudağı uçuklayanlar oldu!
Bölüm başına 17 ila 50 bin lira arası kazanıyorlarmış…
Kızmayın garibanlara!
Televizyon dünyasının anavatanı Amerika’da, birinci sınıf bir oyuncunun, 20-25 dakikalık bir sit-com’dan bölüm başına aldığı ücret 1 milyon doları bulabiliyor.
İngiltere’de BBC’nin önemli yapımlarında rol alan oyuncuların ücretleri bölüm başına 50-100 bin sterlin civarında…
Fransa’da rating’lerin üst sıralarında yer alan dizilerin oyuncuları yine bölüm başına 100-150 bin euro kazanıyor.
Yani…
Bizimkiler hala fakir!
* * *
Eurovision heyecanı yaklaştı… Bu skandal organizasyon ile ilgili benim de söyleyeceklerim var.
Ama yarışmadan sonra…
Not: Yazılarımda konu ettiğim yabancı filmlerin orijinal isimlerini kullandığım için eleştiriler alıyorum.
Yabancı filmlerin isimlerini Türkçeye çevirenleri elime geçirirsem eğer… (!)
40 Days and 40 Nights: Elim Belim Bağlı
Rush Hour: Bitirim İkili
There’s Something about Mary: Ah Mary Vah Mary
Zack and Miri Make a Porno: Garip Bir Aşk Öyküsü
School of Rock: Hababam Rock
Little Children: Tutku Oyunları
Cold Prey: Şeytanın Oteli
Bu ve benzeri binlerce deli saçması çeviri olduğu sürece, ben de orijinal isimleri kullanmaya devam edeceğim. Kimse kusura bakmasın!


