Son on yılda, Yüzüklerin Efendisi'nin haklı olarak kazandığı şöhret (ve gişe?) sayesinde ulu Hollywood gözünü her türlü fantastik romana dikti, pek çok seriyi katlederek beyazperdeye taşımaktan geri durmadı. Bunlardan biri de, diğer örneklerin aksine son 10 yıl içerisinde yazılıp tamamlanmış sayabileceğimiz efsanevi Harry Potter.
Bu ilginç seri, yazarı Rowling' in (ki bu kitaplar sayesinde dünya'nın en zenginleri arasına yerleşti kendisi) Edebiyat Fakültesi mezunu olmasına rağmen garsonluk yaptığı, en umutsuz ve madden çökmüş olduğu döneminde, kendi çocukları için yazmaya başlayıp, hiç beklemediği halde dünya çapında adeta bir fenomene dönüşen, garip mi garip bir edebi 'olay.'
Pek tabi, bu seri de yapımcıların pençelerinden kaçamadı ve katledilen edebiyat uyarlamaları arasında yerini aldı. İlk iki film ortalama uyarlamalardı, çocuksuydular da, üçüncü film Azkaban Tutsağı, Alfonso Cauron' un elinde seriye en yakışan, en ciddi film olurken, Mike Newell dördüncü film Ateş Kadehi'nde çıtayı yine çok aşağı indirmedi, eser uyarlama babında delik deşik edilmiş olsa da. Ve sahneye beşinci filmle beraber şimdiye dek hiç sinema filmi çekmemiş olan İngiliz tv yönetmeni David Yates çıkıverdi. Hem de, Rowling'in'in delicesine arzu ettiği dahi yönetmen Terry Gilliam ve The Hobbit ile karşımıza çıkmaya hazırlanan Guillermo Del Toro seri ile epeyce ilgiliyken! Eh, bunun tek suçlusu ise Warner Brothers! Çünkü seri için görüştüğü tüm usta yönetmenlere tek dedikleri şey: herşeyi bizim dediğimiz gibi yapacaksın ... idi. Doğal olarak Spielberg de dahil olmak üzere bu ve benzeri pek çok usta yönetmen, anında geri adım attılar. Hatta The Brazil gibi bir kültü sinemaya kazandıran Gilliam, onlara birden fazla şans verdim ama elleri ile ittiler işte, demek zorunda bile kaldı. Peki niye David Yates gibi tecrübesiz bir yönetmen tüm bu ustaları egale etmeyi başardı? Cevap basit: stüdyo ne istediyse hepsini eksiksiz yerine getirdi. Hatta bu yazının ana konusu olan (evet çok uzattım, biliyorum) Melez Prens filmini, kitabın tam aksine bir romantik komediye dönüştürebildi!
Ve karşınızda Harry Potter ve Kişiliksiz Prens!
Serinin fanatikleri tarafından, en kötü uyarlama olarak görülen Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nı yöneten Yates, stüdyo'yu el pençe divan dinlediğinden, hem 6. hem de büyük final olan 7. film, Ölüm Yadigarları için tekrar görev başına geçirildi. Peki, 5. filmde ortaya hem uyarlama hem de sinema adına bir çöp yaratan Yates, Melez Prens için neler yapıverdi?
Çok komik ama Harry Potter ve Melez Prens, Azkaban Tutsağı'ndan sonra tüm örnekler içindeki en iyi oyunculukların bulunduğu, atmosferin en yerinde, sinema açısından da en olgun olduğu filmi olarak dikildi karşımıza. Müthiş bir görüntü yönetmenliği, harika efektler, Yates'in akıllıca seçtiği planlar ve 5. filmde de (bence) serinin en iyi işini çıkartan Hooper'ın bu filmde de kulakları okşayan, hatta gözleri doldurabilen müzikleri. Hele ki IMAX için çekilen 13 dk'lık 3D giriş sekansı, filmi IMAX 'de izleme şansına sahip seyirciler için müthiş bir deneyim. Peki teknik açıdan bu kadar göz dolduran Prens niye çuvallıyor ve bu kadar "Kişiliksiz" olarak seyircisini küstürüyor.
Yanıt yine çok basit! Hem kitapları hem de film uyarlamalarını küçük yaşta takip etmeye başlayan HP severler (ki içlerinde yaşları büyük olan geniş bir kitlede var aslında) aynen eserin kahramanları gibi büyüdüler, hayattan daha başka şeyler talep eder oldular. İlk filmleri olabildiğine yumuşak ve çocuksu çektiren Warner Bros, kitlemiz artık ergen oldu diyerek, müthiş(!) bir fikre imza attılar. Davit Yates' e ise bizim için bir komedi filmi çekebilir misin diye buyurdular (direkt Yates'in ağzından). Böylece serinin köprü görevi gören, tarihin en karanlık büyücüsü Lord Voldemort'un acıklı ve şok eden geçmişi senaryodan uçup, yerine kitaptakinden çok daha abartılı olan aşk, romantizm, komedi öğeleri getiriliverdi. İşin daha da trajikomik olan yanıysa, filme ismini veren ve serinin tamamı için adeta kilit görevi gören Melez Prens'in gizemi - hikayesi sadece eski bir kitap, şiddet dozu minimum'a çekilmiş bir büyü ve finalde ki "Evet, Prens benim" gibi acınası bir repliğe sığdırılmış.
Tabii ki, her edebiyat-sinema uyarlamasında olan: ama bu bölümler filme konmamış kiiii 'ye getirmiyorum lafı. Ama filme ismini veren hikayeyi, romanın asıl yazılma amacı olan Gaunt ailesi, Tom Riddle'ın kimliği, geçmişini araştırması ve annesi ile ilgili üzücü gerçekleri öğrenmesi, yine kilit nokta olan Hortkuluk'ların yine çok mühim olan hikayelerini, küçük Tom Riddle neden faşist(!) bir Ölüm Lordu'na dönmesini, Dumbledore o iki Hortkuluk'u nasıl bulduğunu, hem Sihir hem de Muggle Bakan'larını, ortadan kaybolan çok mühim kişileri, kaçırılma hikayelerini, arka planda hiç fark ettirilmeden Voldemort'un çevirdiği büyük dolapları,neredeyse tek bir replik bile verilmeyen ve Büyücü Dünyası'nda büyük bir korku yaratan Fenrir Greyback adlı kurt adamın tamamen görüntüden ibaret olması .... finaldeki büyük savaş ve katliam'ı ve belki de okuyucular için en duygusal olan Beyaz Mezar adlı cenaze bölümünü tamamen filmden çıkarmak, yerine de her ne kadar başarılı ve eğlenceli olsalarda aşk ve romantizm sahneleri ile tıka basa doldurmak.... işte bu bu yalnış olan şey(ler).
Hikayenin belkemiğini söküp atan Warner Bros, iki bölüm halinde vizyona girecek olan Ölüm Yadigarları'nda seyircisine neyi, nasıl anlatacak, nasıl toparlayacak herşeyi gerçekten de merak konusu.
Koca seri boyunca, Richard Harris'in ölümü üzerine rolü devralan Michael Gambon belki de ilk kez karakterini anlayıp az buçuk da olsa düzgün bir Dumbledore ile karşımıza çıkarken (ki kendisi kitapları okuma zahmetine de girmemiş), Severus Snape rolündeki Alan Rickman tek kelime ile döktürüyor! Seriye yeni giriş yapan ve kitaptaki rolü ile yine farklı bir portre çizdirilen Jim Broadbent ise Horace Slughorn olarak kesinlikle oyunculuk nedir gösteriyor. Kısacık rolü ile Helen McCrory ise Narcissa Malfoy olarak hikayenin aslını bilenleri duygulandırmayı başarmış. Asıl üçlüye gelecek olursak, Potter karakteri ile 5 film boyunca yürüyen meşe olarak karşımıza çıkan Daniel Radcliffe en sonunda çevresindeki büyük ustalardan bişiyler kapmış gibi. Ron Weasley olarak her filmde iyi iş çıkardığını düşünüğüm Rupert Grint ise seyircisini koltuktan düşürmeyi garantiliyor. Emma Watson, Hermione Granger olarak belki de ilk kez ilgi uyandıran bir iş çıkartmayı başarmış. Ve unutmadan, bu romanın belki de en mühim karakteri Draco Malfoy'u canlandıran Tom Felton, karakterinin çektiği acı ve karmaşayı birebir yaşatarak diğer projeleri için izlenmesi gereken oyuncular listesine direkt giriş yapıyor.
Sözü (en sonunda) toparlayacak olursak, her türlü teknik üstünlüğüne, Yates'in temiz ve kaliteli işçiliğine, çok kaliteli oyuncularına ve Nicholas Hooper'ın leziz bestelerine rağmen, Harry Potter ve Melez Prens, rezilden de rezil senaryosu, aman küçük ve genç kitleyi rahatsız etmeyelim diye yumuşatıldıkça yumuşatılan cinayet ve drama sahneleri ile ( Öldür beni artık Harry, öldür beni, diye haykıran, o kadar film içindeki en iyi oyunculuğunu konuşturan Gambon'ı kadraja almak yerine, karakterlerin sadece kollarını seyirciye izletmek, meşhur cinayet sahnesini adeta göstermemek! nedir yahu?) resmen korkak davranan / davranmak zorunda bırakılan bir yönetmenin elinde, harcanmış, çarçur edilmiş, güldüren, eğlendiren ama özellikle de kitapları okumamış seyirciye hiçbirşey anlatmayan!, tek kelime ile Kişiliksiz bir film.
Filmi beraber izlediğim dostumun, jenerik akarken bana: serinin en boş kitabı buydu sanırım?, diye sorması film için yeterli cevap olacaktır, ne dersiniz?
