DAHA ÇOK GÖRSELLİK: Serinin ilk filminin CGI çöplüğü olarak yorumlamıştım. Aradan geçen zaman içerisinde (yıl aşırı 4 sene), serinin görselliğini benimseyerek aşina mı oldum yoksa, Bay’in görsel resitali daha mı derli toplu hale geldi orasını bilemem. Fakat serinin son halkasının, görsel anlamda öncülü olan ilk iki filmden daha yakışıklı olduğunu söyleyerek hakkını teslim etmemek ayıp olur diye düşünüyorum.
DAHA ÇOK MÜCADELE: Aslında 2 farklı kulvardan ilerleyen bir mücadeleden söz etmek gerekiyor. Filmin fonunu oluşturan Sam Witwicky’nin kariyer mücadelesi, ilk kulvarın hanesini dolduruyor. Önce lise, sonrasında ise üniversite hayatına adapte olma sancısına tanık olduğumuz Sam, “kahraman” sıfatının hiçbir yaptırımı olmadığı vahşi sistem içerisinde, kariyerine başlayabileceği bir nokta arıyor kendisine. Ne o? Yoksa bu mücadele size de mi inandırıcı gelmedi? Zararı yok…Bay sadece, karşımıza ısıtılıp ısıtılıp sunulan benzer klişeleri, Autobot ve Decepticon “mücadelesi” öncesinde bir kere daha fırınlayıp sunuyor önünüze…
DAHA ÇOK KARAKTER: Serinin değişmezleri, Sam Witwicky (Shia LaBeouf), Sam’in sinir bozan ebeveynleri, yüzbaşı Lennox (Josh Duhamel), çatlak Simmons (John Turturro) ve çavuş Epps (Tyresse Gibson)…Seriye yeni eklenenler ise oldukça fazla. Örneğin ergen erkek izleyici kitlesini filme bağlama garantisi olan Carly (görevi Megan Fox’dan devralan Rosie Huntington-Whiteley), Sam’in işvereni Bruce (John Malkovich), istihbaratın soğuk yüzü yüksek ajan Mearing (Frances McDormand), kısa ve eğlenceli rolü ile Ken Jeong (kendisini geçtiğimiz ay Hangover ailesinin devam halkasında izlemiştik) ve nihayet filmimizin multi milyarder kötüsü Patrick Dempsey…Görüldüğü üzere kadro oldukça dolgun, cazip ve kalabalık…
DAHA ÇOK ETKİLENİM: Transformers, çocukluğunu 90’larda yaşamış jenerasyon için “arabaya dönüşen robotlar” konseptinden radikal bir biçimde sıyrılamadı. Fakat 2007 tarihli ilk Transformers filminden bu yana çok şey değişti. Aslında seri, pek çok epik – fantastik öykünün (teşbihte hata yok) izlediği yolun benzerini izledi ve serinin üçüncü halkası görece daha kasvetli bir hal aldı. Bununla birlikte türler arasında gezinmeyi de ihmal etmedi. İşte Ay’ın Karanlık Yüzü, bu tür dansı içerisinde en fazla hamle yapan film. Yer yer uzaylı istilası renklerine bulanan, sık sık post-apokaliptik hava solutan (sadece Chicago sınırlarında tabi), çiğ aksiyona göz kırparken, ufak bilim kurgu göndermelerini de ihmal etmeyen kalabalık ve çok sesli bir film…Hem mecazen hem de kelime anlamı ile…
DAHA AZ ÇOCUK İZLEYİCİ: 13+ kısıtlamasına bakacak olursak, yeni film için de Hasbro’nun oyuncak satma stratejisinin bir oyunu yaftasını yapıştırmamız pek kolay değil. Ayrıca serinin en karanlık ve en sert filmi olduğunu söylemek de yanlış değil. 4 yıllık süreç içerisinde, eğer ki izleyicisi ile büyüyen bir seriden bahsedebilmek mümkünse (ki karşımızda “henüz” Harry Potter gibi uzun soluklu bir seri olmasa da) Bay’in bu metottan hareket ettiğini söylemek yanlış olmaz.
DAHA AZ ESPRİ: Ya da doğrudan Sam’in ebeveynlerinin perdede daha az gözükmesi diyebiliriz buna. Fakat Karayip Korsanları’nın şovmenleri Pintel ve Ragetti’nin adeta 2 Autobot eniği (tabir bana ait) versiyonu mevcut bu filmde. Fakat hiçbir mizah sosunun Sam’in ebeveynlerinin dahil olduğu kadar ekşi olamayacağı kanaatindeyim.
DAHA AZ HAYAL KIRIKLIĞI : Aslında Micheal Bay sinemasında değişen bir şey yok. Yine dolgun bütçeli bir sirk kuruyor izleyiciye. Vaad ettiğini de büyük ölçüde sunuyor. Bay’in sinemasına aşina olanların her filmin ardında “Amerika ve Amerikan Askerini öven militarist bir film”,”Adeta görsel bir çöplük”, “saçma sapan bir filmimtrak” ve benzeri gibi yorumları bıkmadan usanmadan tekrarlamalarının bir alemi yok. Bay’in üslubunu artık biliyoruz. Bile bile aynı günahı işleyip, filmi çamura bulayarak arınacağımızı düşünmek ise ne yazık ki koca bir saçmalık!
Unutmayın! Eğer Uslu Bir Amerikalı Olursanız, Belki Transformers Bir Gün Sizi de Ölümden Kurtarabilir...