Görmeyen, okumayan kalmamıştır düşüncesiyle, spoiler vermekten çekinmiyorum. Yakın zamanda Romeo Juliet’in ‘96 uyarlaması geçti elime ve tekrar izledim Sheakspeare’in bölük pörçük edilmiş aşk hikayesini.
İki soylu düşman ailenin birbirine aşık varislerinin dramı, bana Sheakspeare’in ‘aşkta mutlu son’u dört yüzyıl önce çözdüğünü hatırlattı.
Romeo ve Juliet, hayatlarının baharında büyük bir aşkla bağlanırlar birbirlerine ve kavuşamadan ölürler. Böylece biz de kilo alıp, çenesi düşen Juliet’i ve kendini içkiye vuran Romeo’yu hiç tanımamış oluruz. Aramızdaki iflah olmaz romantik optimistlerin serzenişlerinin önünü de alalım. Evet, belki gerçekten de Romeo olan bitenden habersiz, öldüğünü sandığı sevgilisinin başucunda intihar etmese, farklı bir gelecekleri olabilirdi.
Ama Romeo’nun Juliet’i ilk kez gördüğü Capuletlerin evine, ona yüz vermeyen sevgilisi Rosaline’i unutmak için gittiği doğru değil mi?
Juliet’i henüz görmeden Tybalt tarafından hacamat edilen bir Romeo düşünün: romanımızın adı “Romeo’nun Rosaline’e büyük aşkı” olarak değişiverecek hemen.
Aragon, Romeo Juliet’ten dört yüzyıl sonra o ünlü cümlesiyle açıkladı ölümsüz aşkın sırrını: Mutlu aşk yoktur…
Eğer mutlu çifti birleşmeden durdurmazsanız ve çok büyük bir yalancı da değilseniz, aşkla ilgili ölümsüz bir eser de yazamazsınız…
Karamsar mıyım? Belki. Fakat, kuramsal olarak ölümlü bir canlıya duyulan aşk da ölümlü olmaya mahkumdur. Bidayeti olan her şeyin nihayeti de vardır. Romantik yalanlar söylemeyelim. İnsan severken de diğer her şeyde olduğu kadar bencil değil mi?
Ne diyordu Mösyö Cinema?
-Mutlu musunuz aşıklar?
-Doğru ya, mutlu olamazsınız, muhakkak biriniz daha çok seviyordur.
|
Bu yazı yazılırken dinlenenler: Radiohead – Talk show host |
* Sheakspeare'in uyaklı dilini birebir çeviremedim, hata varsa affola...


