Türkiye, Nursel Köse’yi ilk kez Fatih Akın’ın ödüllü filmi Yaşamın Kıyısında ile tanıdı. Tuncel Kurtiz ile karşılıklı oynadığı rol, çok dikkat çekti. Hatta kimilerine göre, Hanna Shygulla ve Nurgül Yeşilçay’ı gölgede bıraktı. Nitekim, Altın Portakal ve Yeşilçam ödülleri kazandı…
Sinema yazarı Serdar Akbıyık ile birlikte, Cihangir’de, Nursel Köse ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Bu keyifli sohbeti, uzunmetraj.com okurlarıyla paylaşıyorum…
- Sizi herkes Almanya’da doğup büyüyen biri olarak tanıyor ama işin aslı öyle değil…
- Evet… Malatya'da doğdum. 17 yaşında liseyi bitirip Almanya'ya gittim yüksek tahsil yapmak için. Orada mimarlığı bitirdim, yüksek mimar-mühendisim müsaadenizle!.. Ama öğrencilik dönemimde hep tiyatro, film gibi şeylerle uğraşmaya başladım.
- Oyunculuk aşkı lisede başladı yani.
- Evet. Herkeste olduğu gibi biraz müsamere türü amatörce oynadım ama ailede tiyatro da var, müzik de var. Evde de oturduğumuz zaman kendi aramızda yapardık.
- Niçin mimarlığı seçtiniz?
- Orada mecburdum. Diplomanın notu falan çok önemli. Oyunculuğun çok ağır bir imtihanı var, dili çok iyi bilmek gerekiyor. Çıkıp Sheakespeare oynamanız lazım. Benim o kadar dilim yoktu. Bir üniversitede de okumam gerekiyordu. Mimarlık da benim hep sevdiğim bir meslekti. Yani Almanya’daki bürokratik engellerden dolayı, kalmam için bir şey okumam gerekiyordu. Mimarlığı seçtim. Her eve bir akademik diploma gerekir derim hep. Ben onu yaptım, ondan sonra kendi sanat hayatıma döndüm. Öğrencilik dönemimde hem Türk, hem Alman tiyatrolarında çalışmaya başladım. Ondan sonra seminerler, workshop’lar üzerinden bire bir o hayatın içine girdim, Oyunculuk beni çekmeye başladı. Daha sonra sinema geldi… Sinemayı uzun bir dönem hiç sevmedim. 1992 yılında Almanya'da ilk yabancı kadınlar kabaresini kurdum; "Yer Kozmetikçileri" diye. Almanya'da ilk ve sondu, hala bizim yerimizi dolduran birileri çıkmadı.
- Stand-up bitti mi peki?
- Şu anda Serpil Pak ile ben yapıyoruz. Hafta sonu uçuyorum, gidip oynayıp geleceğiz. Sürekli kapalı gişe oynadı. Bütün Almanya'yı turladık. 1992'den 2000'e kadar sürekli dolaştık. Ben sinemayla, televizyonla biraz geç barıştım. Tiyatroda bire bir, daha korunaksız ve çıplaksınız. Filmlerdeki "Kes, yeniden çekelim" rahatlığınız yok. Ben seyirciyle bire bir ilişkiyi severim. O yüzden klasik tiyatroyu da artık sevmiyorum. Uzun yıllardan beri de yapmıyorum. Hazır metin, ezberle çık oyununu oyna da beni çekmiyor. Her akşam biraz farklı da oynasanız, yine de aynı oyunu oynuyorsunuz, aynı tekstleri söylüyorsunuz. O tekrarlar beni sıkıyor ama yaptığımız kabare; şimdi artık stand-up deniyor; doğaçlama var, bire bir insanlarla ilişki halindeyiz.
- Nasıl başladınız bu kabareyi yapmaya?
- 1992-2000 arası kabareydi. Beş kadından oluşuyordu. Daha çok kabaremsi skeçlerden oluşan bir programdı. 2000 yılında Serpil ile birlikte yeniden başladık Berlin'de ve stand-up'a dönüştürdük.
- Sizin sinemaya geçişinizde, isminizin duyulması açısından etkili oldu herhalde.
- Olmuştur. Zaten Almanya’da da bir avuç insan var oyuncu anlamında. Bu arada ben televizyon için filmler yaptım ama sinemayla esas barışmam "Anam" filmiyle oldu. Yönetmen Buket Alakuş telefon açtı. Ben o ara Türkiye'deydim, "Gelir misin? Seni çok istiyoruz. Bir ‘anne’ye ihtiyacımız var" dedi. "Sizin anladığınız anlamda anne değilim, güzel bir kadınım; çocuğum da yok!" dedim. Çünkü Almanya'da "anne" olanları ellerinden geldiği kadar çirkin yapıyorlar, Türk kadınını güzel görmüyorlar! Bir taraftan onların gözüyle baktığımda şunu görüyorum: Sokakta gölge halinde bizim kadınlarımız, Avrupalı estetik, güzellik görmüyor. Avrupalı bizi bir kalıp halinde görüyor; başörtülü kategorize edilmiş kadın tipleri. Rejisörler de böyle anne rollerine çağırırlar. Sen gidersin casting'de başını örtersin. Mümkün olduğu kadar seni çirkinleştirir "A oldu" der, seni oynatır. O yüzden ben de "Hem gencim, hem güzelim, hakikaten anne değilim" demiştim. "Ben öyle bir şey arıyorum. Almanya'daki klişe kadınların tam tersini arıyorum" demişti, onun için beni ikna etmişti. "Anam" öyle oluştu. Hakikaten de gönüllerde taht kuran bir film oldu.
- Fatih Akın ile yollarınız nasıl kesişti?
- "Anam" döneminde aynı yapım şirketindeydik. O da Kısa ve Acımasız’ı yapmıştı. Anam’ın prömiyerinde, o dönemlerde tanıştık. Prömiyerde Fatih Akın gelip "Çok iyi bir oyuncusun, seninle mutlaka çalışacağız" demişti. Bu arada iyi dost olduk. O Berlin'e geldiğinde, ben Hamburg'a gittiğimde görüşürdük. Bir avuç insan olduğumuz için Almanya’da, herkes birbirini tanır.
- Kabareyi Türkiye'ye taşıma durumu var mı?
- Oradan taşıma gibi bir durum yok. Ama ben burada stand-up yapmak istiyorum, hatta ortalığa biraz laf attım "Türkiye'de Cem Yılmaz'ın dişi versiyonu olabilirim" gibi... Kendisine de söyledim. Antalya'da karşılaştım, "Ben senin ismini kullandım" dedim. "Kullan, kullan!" dedi. Sonra sohbetimiz çok tatlı oldu, o da beğendi; benden imzalı resim aldı. Aynı ilgiyi burada görür mü bilmiyorum. Türkiye bir taraftan benim için bir muamma. Türkiye'de kadın stand-up'çı yok. 20 yıldan fazla buradan uzak kalmış olmam, Avrupa'da bir azınlığa ait olmuş olmam, hem yabancı, hem Türk, hem kadın, hem Müslüman olmak gibi bir sürü kategoriler altında yaşamak... Zaten sizi onların anladığı anlamda Türk olmaya zorluyorlar, ben Türk olmayı orada öğrendim. Türk olmayı onlar bize öğretiyor. Hiçbir zaman bir Türk olarak kendini sorgulamıyorsun Türkiye'de yaşarken. Ama orada o kadar çok klişelerle üzerine geliyorlar ki, ben yazıyorum mesela, şiirdi, radyo tiyatrosuydu... Okumalara falan gittiğimde hep sorulan soru edebiyat üzerine değil de “Anan ne diyor?”, “Baban ne diyor?”, “Eli bıçaklı ağabeylerin var mı?”, “Başını ne zaman örttün, ne zaman açtın?” gibi sorular. Bütün bu önyargılar varken o zaman "bu ülkede bir şey yapmak zorundayım"ı hissediyorsunuz. Ya politikacı olacaksınız bir şeylerin üzerine gitmek için, ya sanatçı. Ben ikisinin arası bir şeyi, daha dürüstünü seçtim. Kabare de yabancı kadının gözünden. Kadın-erkek ilişkileri var. Tabii ki politik, her şey politik. Bazı şeyleri alıp bir stand-up'ta sivri bir dille ortaya koyuyorsanız politiktir. Burada, Türkiye'nin kaldıramayacağı kadar muhaliftik orada. Keşke Türkiye’de de bu tarz aynı rahatlıkla karşılansa. Kimseye kötü bir şey söylemiyorsunuz, kimseye hakaret etmiyorsunuz. Helmut Kohl o zamanlar başbakandı, 3 yıl boyunca adamı ti'ye aldık. Arkadaşım, bir Türk falcısına fal baktırmaya gelen “zavallı bir Helmut Kohl”ü oynadı. Duyuldu bu, onun partisinden de insanlar geldi. Bu hoşgörüyü burada da yakalamak istiyorum.
- Almanya'da üretim yapan sanatçılarda siyasi eleştiri bayağı ağırlıkta. Bu sizin biraz önce anlattığınız sebeplerden kaynaklanıyor galiba.
- Tabii. Almanya sizi işçi olarak getirdi, ben hangi konumda gidersem gideyim. O yüzden yaptığımız kabareye "Yer Kozmetikçileri" ismini verdik. Çünkü ben hep onu hissettim. Hangi akademik kariyerde olursanız olun, hangi işi yaparsanız yapın, siz onlar için temizlikçi kadınsınız. Erkekleriniz de onlar için işçi. Benim kurduğum kabarede iki psikolog, bir ünivertise öğrencisi, ben mimar, bir tane de pedagog vardı. Bütün kadınların akademik geçmişi var ama açıkça "Gelin bizim binamızı temizleyin" diyenler oluyordu. "Siz bizi böyle görüyorsunuz ama sizin böyle gördüğünüz insanlardan öğrenecek çok şeyiniz var" gibi bir mesajımız vardı. Hiçbir zaman çuvaldızı onlara batırıp da iğneyi bize batırmadım. Her ikisine karşı da çok nötrdük. Eğer orada bir uyuşmazlık, bir uyumsuzluk varsa bizim de payımız var, onu da görmek gerekir. Biz onları sürekli suçluyoruz, bu ülkede kültürel bir şeyler olmuyor falan diye, ama biz de domatesi, biberi, Adana kebabını, döneri kültür diye gösteriyoruz. Orada başka bir yelpazeden bakmak gerekiyor. Milliyetçi bir açıdan değil de global bir bakış açısı yakalamak gerekiyor. Sinemada, müzikte, sanatın her alanında hep bir ispat etme zorunluluğu içindesiniz.
- Yaşamın Kıyısında projesi için özel bir hazırlık yaptınız mı?
- Teklif öyle teklif gibi gelmedi. Fatih Akın "Bir görüşelim" demişti ve Bir İstanbul Hatırası’nın prömiyeri vardı Berlin'de. Gittik bir köşede oturduk, konuştuk. Senaryo taslak halindeydi, daha oluşmuş bir şey yoktu. "Tuncel Abi, sen ve Hanna Shygulla var. İster misin?" dedi. “Rol de bu. Türk, kadın, yabancı, illegal, fahişe!”, “Ooh; daha ne isterim!” dedim. Ama rol beni korkuttu. Sakızı çiğnersen, çantayı sallarsan... Bazı rollerin çekmecede hazır şablonları vardır, giyersiniz. Ben ondan çok korktuğum için bayağı kafa yordum. Hatta Fatih'e "Ben çok korkuyorum" dedim. O da "Ben de senden korkuyorum" dedi, böylece yumuşattı. İlk önce dünyadaki bütün fahişe rollerini toplayıp filmleri izlemek istiyordum. Sonra bir an nevrim döndü "Hayır" dedim, hiçbir şeye bakmayacağım. Bir rol, bir insan demek. Hiçbir zaman da bir insan yaptığı işle kalmıyor. O insanın arka yapısı var. Şakacı yanı, acıları, umutları, sevgisi, geçmişi her yönüyle düşündüğünüzde o zaman bir karakter çıkıyor. O karakterden insan gibi bir şey yaratıyorsunuz, o da garip gelmiyor. Hiçbir memur evinde memur değildir, hiçbir garson evinde garson değildir. İşinizi yaparsınız orada bırakırsınız, öbür taraftan insan yanınızın çıkması gerek. O kadın da öyleydi. Bir anne... Acı çekerek arıyor, ağlıyor. Öbür taraftan Anadolu kadını gibi savaşçı, kimseye pabuç bırakmıyor ama korkuları var. Bütün bunları vermek istedim, yaşamak istedim. Bir hafta boyunca gittik o kadınları tanıdık, onlardan büyük bir bölümü bizim filmde oynadı. Her işin bir ritüeli var. Onlar meğer parayı alıp (göğsünü gösteriyor) buraya koymuyorlarmış, müşterinin görmeyeceği bir yere koyuyorlarmış. İlk senaryoda diyaloglar çok sertti. Ama oradan öğrendik ki, öyle bir sertlik söz konusu değil. Bütün bunlar biz kadınlar için çok yabancı bir dünya, sadece filmlerden tanıyoruz. Filmlerden tanıdığın gibi yaparsan kopyası olur işte.
- Yaşamın Kıyısında’ya gelinceye kadar Türk sinemasından sanatçılarla çalıştınız mı?
- Şener Şen'le çalıştım. İlk filmim "Yasemin" diye bir filmdi. 1988'de. Şener benim babamı oynadı hatta.
- Tuncel Kurtiz tecrübesi nasıl oldu?
- Manyak güzel oldu! Zaten prova dönemlerinde tanıştık, o rolü geliştirdik birlikte. Fatih "Alın bu tekst, ezberleyin, çıkın oynayın" diye bir şey söylemedi, biz birlikte geliştirdik. O sertlikler kalktı, oraya gidip o bayanlardan bilgi aldık, filmde uyguladık. Tuncel'le her şeyi doğaçlama yapıyorduk. Fatih ya da başkaları olanları hep kameraya alıyordu. Oldu mu, olmadı mı bakıyorduk. Çok keyifli çalıştık.
- Türkiye'den sinema projesi geldi mi hiç?
- Şimdi yeni yeni geldi. Üç tane proje konuşmam var. Türkiye'de çalışmak istiyorum. En azından Türkçe çalışmak istiyorum.
- Her ne kadar Türk olsalar bile Alman sinema ekolünden gelen insanlarla film yaptınız. Türk sineması ile Alman sineması arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?
- Fark çok ama oyuncu olarak bir şey değişmiyor. Orada bir rejisör var, bir senaryo var adam "Motor" diyor oynuyorsunuz, bir şey değişmiyor. İlk etapta fark kendi dilinde oynamak. Her yönetmenle farklı çalışıyorsunuz. Herkesin stili farklı. Herkes ayrı bir oyunculuk istiyor, herkes ayrı bir çalışma temposu istiyor. Türkiye'de göreceğiz bakalım.
- Alman sinemasındaki Türkler'in ayrı bir sinema dili oluşturduğuna inanıyor musunuz?
- Kesinlikle. Aslında onun ismini vermişler, ben çok hoşlanmıyorum: Göçmen. Göçmen kültürü, göçmen sanatı, göçmen edebiyatı diye pozitif ayrımcılıkla anlatılan bir konum var. Ama esas bir ana kültür var, ana sinema var, ana müzik var; onun altında göçmen diye ayrımcılık yapılan bir konum var. O ayrımcılığı bir tarafa bırakırsak hakikaten göçmen kültürünün yaptığı bir sinema var. Göçmen kültürü buradan getirdiği şeyleri orada uygulamıyor ama oyuncular da, rejisörler de orada okumuşlar, Alman eğitimi almışlar, Schiller okumuşlar. Öbür taraftan Türkiye'den aldığı çok eski bir konu… Kan davasını işliyor. Kültürlerin çatışmasından doğan bir sinema oluşuyor. Felaket bir enerji var orada. Ben her zaman “Zenginliğin olduğu bir ortamda, sanatçı doyduğu zaman, sanat yapamaz” derim. Hakikaten Almanlar doymuş. Mesela Almanlar'ın en büyük firmaları gidip Hollywood filmlerine ortak oluyorlar, çünkü çok iyi film çıkaramıyorlar. Duvara Karşı'yı normalde Berlinale'ye, yarışmaya almıyorlardı. Basın seyrediyor ayakta alkışlıyor. Bu sefer bunlar utanıyorlar "Bir şey var galiba… Film iyi… Ne yapacağız, yanlış bir şey mi yapıyoruz?.." Alıyorlar yarışma bölümüne. Altın Ayı'yı kazanıyor.
- Bu tür sıkıntıları yaşadınız mı orada bir Türk oyuncu olarak?
- Rol yelpazem çok dardı. Oyuncu olarak bir şeylerin tekrarı olursa, hep aynı tür zavallı yabancı kadını oynarsanız... Aynı tür ama ben Arap kadınını da oynadım, Arapça ezberledim. Hazırlanmıyordum bile. Hazırlanmadan gidiyordum pat, pat, pat oynuyordum.
- Türk oyuncuların en büyük rüyası yurtdışına açılabilmek. Almanya'dakilerin çoğu da Türkiye'de oynamak istiyor.
- Burası bizim için yurtdışı!.. Zannediyorum hepimizin özlemi aynı, kendi dilinde kendi kültüründe oynamak. Buradan çıkıp giderken hangi sebeplerle olursa olsun bir yanınız burada kalıyor. Gidersin dünyada meşhur olursun, ama kendi köyünde "A bizim eski salak bilmem ne" derler ya, büyümezsin. Buradan gittikten sonra kendi ülkende fark edilmek, görülmek... Benim tek amacım Türkiye'de, Türkçe oynamak. Yeşilçam ödülleri bana layık görüldü, ben mahvoldum. Gittim; bütün Türkiye'nin büyükleri, bütün Yeşilçam orada oturuyordu. O kadar büyük bir onurdu ki anlatamam. Bizim hayallerimizi süsleyen, bizim sinema kafamızı oluşturan bütün Yeşilçam oradaydı. Onların önünde o ödüle layık görülmek başka bir onur.
- Türk sineması için siz, Fatih Akın, Sibel Kekili, Birol Ünel hepsi farklı bir nefes. Bu aşı nasıl sonuç verecek çok önemli.
- Bizimki başka bir renk, başka bir koku. Ama eninde sonunda sinema... Abdullah Oğuz'la çalışacağım galiba. Kutlu Ataman'la bir filmim olacak. Semir Aslanyürek'le bir filmim olacak. Beğendiğim rejisörlerle görüşmelerim var. Diziler var mesela. Dizilerin temposunu güzel buluyorum. Türkiye'de herkes şikayet ediyor, para kazanmak için diyor. Ama diziler Yeşilçam'ın unutulmuş ya da işsiz bırakılmış oyuncularını bir araya getiriyor. Benim bir misafir oyunculuğum oldu. Kartal Tibet, Kuzey Vargın'la yan yana oynadım. Dizi olmasa, sinemada çok nadir bir olasılık o insanlarla bir araya gelmek. Birincisi bu… İkincisi, kamera arkasında çok genç, çok dinamik bir ekip var. Bunların arasından yarın öbür gün bir kaç tane Buket Alakuş, bir kaç tane Fatih Akın çıkacaktır mutlaka. Çok hızlı çalışıyorlar. Almanya’daki arkadaşlarıma buradaki tempoyu anlatıyorum, haftada 90 dakika çekiyoruz diyorum, "Aaa" diyorlar. Çünkü 90 dakika bir sinema süresi orada. Onu bir ayda çekiyor insanlar. "Olur mu hazırlanmadan, ne zaman prova yapıyorsunuz?" diyorlar. "Ne provası, sete gidiyorsun tekstin geliyor, anında ezberleyip oynaman gerekiyor" diyorum. Böyle bir tempo bizim alışmadığımız bir tempo. Almanya'da dizi yarım saat, 45 dakika. O çalışma temposu beni çok heyecanlandırıyor. Dizi gerçekten iyi oyunculuk isteyen bir şey, yoksa seyredilmez. Dizileri kötü bulmuyorum. Ben diziyi bir şeye engel görmüyorum. Ben sürekli work shop'lardaydım, sürekli seminerlerdeydim. Sürekli hocalarla, iki koltuğumuzun altında 150 tane karpuz taşımayı denedik. Bu iş temposu hiçbir zaman başka şeyleri yapmaya engel olmadı. Oyunculuk biraz tanrı vergisi ama gerisi sadece çalışmaktan, kendini eğitmekten geçer ve hiçbir zaman yetmezsiniz. Bugün gidip Türkan Şoray "Ben bitmiş bir oyuncuyum" demez, inanmıyorum. Hiçbir oyuncu bunu demez çünkü insan hayatta olduğu gibi oyunculukta da bir şeyleri öğrenmeye devam ediyor. "Dizi çekiyorum, başka şeylere zamanım olmuyor" diyorsa o zaman o kendi haliyle yetiniyor demektir…
