B.Ç:Etkili bir kısa filmde oyuncular mı yoksa senaryo mu önemlidir?
C.K:Aslına bakarsanız genel bir önem sırası yapmak bana göre pek doğru değil. Ele aldığınız konu burada çok önemlidir ve onu nasıl yansıtacağınız, bence oyuncu bu anlamda yönetmenin dünyasını yansıtmak için orda vardır. Sorduğunuz soruya cevap olması adına belki de şunu söyleyebilirim, senaryo kötüyse onu en iyi oyuncu bile kurtaramaz ama iyi bir senaryoya iyi bir oyuncu takla attırabilir.
B.Ç:Kısa film yönetmenliğinin tarifini yapar mısınız?
C.K:Kısa Film yönetmeni bir kere dar alanda kısa paslarla rakip sahayı kat ederek golü yapacak yeteneğe sahip olmalıdır. Neden bu benzetmeyi yaptığım belki de anlaşılmıştır. Zamanınız kısıtlıdır, anlatacaklarınızsa gözünüze uçsuz bucaksız görünüyordur. Coşkunuz ve heyecanınız engin ve aktarım hevesiniz damarlarınıza basınç yapmaktadır. Bütün bu ve benzeri etkenler göz önünde bulundurulduğunda yalın ve titiz olabilmek, neyin önemli neyin fazlalık olduğuna karar verebilmek, bu iradeyi gösterebilmek çok önemlidir. Ne yazık ki bunu gösteremediğim çok zamanlarım oluyor. Benimde bütün çalışmalarım bu iradeyi daha doğru şekillerde gösterebilmek adına devam ediyor.
B.Ç:Kısa filmleriniz arasında sizde en çok etki yaratan hangisiydi? Ve bunu neye bağlıyorsunuz?
C.K: “Erek” benim için çok farklı bir yerdedir. “Erek” için beni sinema sanatının içine sürükleyen işim diyebilirim. Mimar Sinan Üniversitesi, Heykel Bölümünden mezun olurken, “Hades’in Metro Nehirleri” isimli ilk video çalışmamı yapmıştım ve okulun 120 yıllık tarihinde ilk kez bir video proje heykel bölümünden mezun oluyordu. Daha sonra master programına girdim. Burada tez konusu olarak kendime “Rastlantı ve Olasılık” kavramlarını seçtim. 40 sayfalık bir tezin eser çalışması olarak “Erek” isimli videomu çektim. “Erek”, daha sonra ulusal ve uluslar arası birçok festivalde gösterim aldı. Özellikle eser metnini oluştururken hocalarım Emre ZEYTİNOĞLU ve Ayla AKSUNGUR’un çok önemli destekleri olmuştur. Görüntü yönetmenim Aydın KETENAĞ’la da o dönemlerde iyi bir uyum yakalamıştık. Büyük kardeşim Tayfun KONAK’da çok iyi bir yapım koordinatörlüğü üstlenmişti bu çalışmada. Bu vesileyle hepsine bir kez daha teşekkür ederim.
B.Ç:Kısa filmler genellikle uzun metraja geçiş için basamak olarak görülür. Siz de bu basamağı tamamladığınıza inanıyor musunuz?
C.K:Ne yazık ki, ülkemizde birçok alanın amatör kaldığı gibi, kısa filmde şimdilik amatör gözüken alanlar arasında yer alıyor. Şimdilik diyorum çünkü özellikle son 2, 3 yıldır kısa filme yönelik gözle görülür bir ilgi artışı söz konusu. Bunu ulusal kısa film festivallerinin artışından anlıyorum. Özellikle Kültür Bakanlığı’nın da bu alanda çok önemli teşvikler yaptığını gözlemliyoruz. Şunun altını çizmekte yarar var. “Her ne kadar kısa film uzun metraj için bir geçiş basamağı olarak gözükse de, bu aslında tam olarak böyle değildir.” Belki eksik olacak ama, bir süre şiir yazıp sonra roman yazarlığına geçeceğim demek kadar alakasız bir sıralama oluyor bence bu durum. Bu bağlamda, insanın nasıl hayatında şiire de, romana da aynı zamanda yer verebilmesi mümkün olduğu gibi, kısa filme ve uzun metraj filme de aynı zamanda yer verebilmesi mümkündür. Bu işin sanatsal kısmı sadece, iş ekonomik bakmaya geldiğinde elbette ki çok farklı. Profesyonellik para kazanmakla başlar. Yaptığın işten para kazanırsan o işin profesyonelisindir. Bu durumun, sizinde sorduğunuz ve sıkça karşılaştığımız bir soru olmasının nedeni de burada gizli bence. Ne zaman ki insanlar, kısa film çekerek de para kazanmaya başlayacaklar o zaman bu soru da tarihe karışacak, bu çok açık. Ben hiçbir zaman elimi korkak alıştırmadım. Tabiî ki de uzun metraj film çekecek potansiyeli kendimde görüyorum ve son bir senedir bütün çalışmalarım bu yönde. Ancak kısa filmden uzun filme geçiyorum demiyorum. Tıpkı plastik sanatlardan sinema sanatına geçtim demediğim gibi. Ben kendimi; projeleri olan, üretemediğinde midesi asit salgılayan, geceleri doğum sancıları çeken, suyu geldiğinde kalkıp masasına oturan ve doğum ritüelleri gerçekleştiren bir sanatçı olarak görmek istiyorum.
B.Ç:En beğendiğiniz yönetmen kimdir?
C.K:En beğendiğim filmi söylemek istiyorum “Fight Club.”
B.Ç:Kısa film çekerken en çok dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
C.K:Birçok husus var. Bence bu sorunun cevabı tecrübeyle anlaşılır. Benimde her sette tecrübe ederek öğrendiğim birçok şey var. Belki bu tecrübelerden olumlu dersler çıkartmak için sette çok titiz olunmalı. Ne çok ciddi, nede gayri ciddi, bence çok iyi bir denge tutturulmalı. Sette iyi bir dostluk havası yakalanmalı ki herkes için hem iyi deneyimler hem de güzel anılar kalsın geride, birde iş iyi çıkarsa tadından yenmez tabi.
B.Ç:Kısa film yönetmenlerine nasıl bir eleştiriniz var?
C.K:Buradan kimseyi eleştirmeyi düşünmüyorum. Herkes kendi işine baksın ve hatalarıyla doğrularıyla kendilerini geliştirsinler.
B.Ç: İlk filminizle son filminiz arasındaki süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
C.K:İlk filmle son film arasında bir kere çok büyük bir tecrübe farkı var. Bu beni gelecek için umutlandırıyor. Sinema alanına yönelmem nasıl oldu bundan biraz bahsetmiştim şimdide belki şuan ki sürecimden bahsedebilirim. “Erek”ten sonra çektiğim Kısa film “Kabil’in Çocukları” benim profesyonel bir ekiple çalıştım diyebileceğim bir tecrübeydi. O çalışma bana çok şey öğretti. Uzun metraj film çekebilecek cesareti verdi. Aslında film daha kısa bir sürede çekilebilecekken ben setlerdeki ödevimi iyi çalışmak adına 7 ayrı set günü yaptım. Kesinlikle film ekibime çok şey borçluyum setteki asistanlardan rejiye, ışık şefine, oyunculardan müziklere kadar tüm ekip büyük bir özveriyle çalıştı buradan her birine ne kadar teşekkür etsem azdır. En büyük mutluluk film DVD’sini elinize aldığınızda evet bir senelik çalışmamı paketledim dediğiniz an oluyor. Sonra yeni bir serüveni paketleme derdine düşüyorsunuz. Gücüm ve ömrüm yettikçe de serüvenlerimi paketlemeye devam edeceğim…
B.Ç:Senaryo yazarken belirli bir tarzınız var mı?
C.K:Genelde kavramların peşinden koşuyorum. Plastik sanatlar eğitimi aldığım için bize verilen hep hikâyeden uzak durmamız oldu ve olabildiğince kavramlarla hesaplaşmamız söylendi. Aslında bunu eleştirmiyorum aksine bana çok şey kattığını savunuyorum. Deneysel tarzda işler üretirken bu prensibim devam etti, iş ne zaman kurmaca ya geldi, işin içine hikâye girdi o zaman bir kırılma yaşadım diyebilirim. Aslına bakarsanız daha zevkli ve bana daha heyecan veren öykücülük, ciddi bir de soluk almamı sağladı diyebilirim. Kendimi çok özgür hissettiğim bir an oldu bu. Bunu şöyle düşünebilirsiniz; hayatı sürekli analitik çözümlemek zorunda kaldığınızı ve günün birinde hayata sezgisel bakma özgürlüğüne kavuştuğunuzu tecrübe ettiğinizi varsayın, bekli de bunun gibi bir şey bu. Zincirlerinizi kırmak… Önce bir soruyla bir gün uyanıyorum, sonra o soruya cevap veriyorum, daha sonra verdiğim cevabın gerçekten doğru bir cevap olup olmadığını değerlendiriyorum, sonra da bunun ne kadar da saçma olduğunu düşünüyorum ve ilk soruyu soran normal ben ve o soruyu saçma bulan anarşist benin öyküsünü yazıyorum. Bu aslında toplumla bireyin çatışması bir yerde şizofren bireyin yaratılması, “Kabil’in Çocukları”nı yazarken ki ruh halim buydu diyebilirim. Genel olarak var oluşçu işler yapıyorum desem yeridir.
B.Ç:Kısa filmle uğraşmanızda size en çok desteği kim verdi? Ve kimden etkilendiniz bu mesleği seçmekte?
C.K:Bir ekonomik birde sanatsal boyutu var. Bu iş en temelde ekonomik olarak aileyle başlar ve sanatsal anlamda okulla devam eder. Ya da bende böyle gelişti diyebilirim. Ben aileme ve hocalarıma çok şey borçluyum. Bir söz vardır, sanırım öylesine söylenmiş bir söz değil bu. “İnsanı sadece babasıyla, hocası kıskanmazmış.” Gerçekten bende bu söze katılıyorum. Babam benim için elinden gelen desteği her zaman gözü kapalı vermiştir. Tabii ki ailemin diğer üyeleri de, ama babamın yeri sanırım ayrıdır. Daha öncede dediğim gibi kendimi tanımlarken sanatsal projeleri olan ve bu projeleri hayata geçirmeye çalışan biri olarak tanımlamıştım. 19 yaşında, bence Türkiye’de girebileceğim en iyi sanat okuluna girdim ve o zamandan bu yana da kafam sürekli üreteceğim projelerimle dolu.
B.Ç:Türkiye’deki yarışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?
C.K:Açıkçası Türkiye ve yurt dışı olarak sınırlandırmıyorum ben bunu, genel anlamda yarışma mantığı sanatla örtüşen bir düşünce değil bence. Ancak bu bakış açısı yarışmalara karşı olduğum anlamına gelmesin. Her ne kadar sanatı yarıştırmak sanatın doğasına ters olsa da sanatçıyı ödüllendirmek güzel bir şey ve sanırım bunu gerçekleştirebilmek için bu yarışmalar var. Ben ödül almış film iyidir, almamış film kötüdür gibi basit bir yaklaşımla düşünmüyorum. Benim düşüncemin kaynağı ödülün, ödülü veren jürinin yargısına göre belirlendiği ve jüride farklı kombinasyonlara gidilmesi ödülün de değişeceği düşüncesini yaratıyor. Bir film, bir festivalde ön elemeyi dahi geçemezken diğer bir festivalde büyük ödüle ulaşabiliyor. Ben bu duruma herkes gibi şaşırmıyorum. Şaşırmama nedenimde jürinin yargısıdır ve sanatın yarıştırılamaz doğasının yarattığı çelişkidir. Pek tabii ki bende jüri olsam kendi yaklaşımımdaki filmlere yöneleceğim. Burada görev festival komitelerine düşüyor. Jüriler oluşturulurken, farklı bakış açılarına sahip insanların bir araya getirmesi sanki daha doğru bir yaklaşım olur diye düşünüyorum.
B.Ç:Bu aralar ilk uzun metrajlı filminizin senaryosunu yazdığınızı duyduk. Film hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?
C.K:Filmin adı “APARTMAN” ilk olarak ismini söylemekte yarar var. Film kayıp zamanda bir aşk hikâyesi diye özetlenebilir. Zorunluluklarıyla, tutkuları arasında kalan insanların ölümün her zamankinden çok hissedildiği bir ortamda içlerine düştükleri derin karamsarlık haliyle karşılarına çıkan sürprizlerle mücadele edecekleri ve bir yandan da var oluşu sorgulayacakları, bir öykü. Film gerçek üstü bir hikâye ye yönelirken aslında bu fantastik durumun gerçekte yaşadığımız ve kabullendiğimiz dünyadan pekte farklı olmadığı duygusunu yaratmayı da hedeflemekte. Şu an filmin senaryosu üzerinde çalışıyorum. Senaryo tamamlandıktan sonra Kültür Bakanlığı’na bütçe için başvurmayı düşünüyoruz ve aynı zamanda sponsorluk çalışmalarını da başlatmayı düşünüyoruz.
B.Ç:Altın Koza Ödülünü “Erek” isimli filminizle kazandınız. Bundan bahseder misiniz? Erek ne demek ve filminize bu ismi vermeniz nedeni nedir?
C.K:Evet, insanın hayatında yaşadığı güzel ve hiç unutamadığı anlar vardır. Bunlar çok sık yaşanmazlar. Çok sık yaşanmadıkları içinde özeldirler. Altın koza’da ödül almak ta benim hayatımda yaşadığım o güzel ve özel anlardan biri. Daha önce de belirttim, “Erek” benim master tezim aslında. Tezin konusu “Rastlantı ve Olasılık kavramlarının modern sanat ölçeğinde ele alınıp yorumlanmasıydı” bu bağlamda bende Erek filmini çektim. “Erek” kelimesini açıklayan en doğru iki kelime bana göre “sistemli amaç”tır. Filmde bir rastlantısallık, birde bunun tam karşısında tamamen sistemlilik vardır. Bu iki karşıt hareketin bir araya gelerek oluşturdukları tezat ve gerilim işlenmektedir ve tamamen simgesel bir anlatımla. “Erek” insan olarak ve satranç takımıyla Simgeleştirilirken, rastlantıda doğa olarak ve türbülanslar yaratarak hareket eden bir form olarak simgeleştirildi. Filmde, insanın, yani satranç takımının, karşısına çıkan ve anlaşılmaz görünen şeyleri kendi iç disiplininin kurallarıyla kavrayıp ve kavradıkça da ortadan kaldırdığı bir süreç işlenmektedir. Bu süreç taki insanın karşısına çıkacak yeni bilinmezliklere kadar olan bir süreci işaret eder ve insan var oldukça doğanın karşısındaki bu erekli var oluşu da devam edecektir. Filmin ön plana çıkan sözü de “varoluş bir direnme eylemidir.” Aslında filmi en güzel özetleyen cümlede bu bana kalırsa.
B.Ç:Son olarak sitemiz hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz?
C.K:Daha tam anlamıyla inceleyebilme fırsatı bulamadım, ama en yakın zamanda inceleyeceğim. Gördüğüm kadarıyla bayağı çalışkan bir ekiple oluşturulmuş, içeriği bol bir siteye benziyor. Umarım bu alanda kalıcı ve başarılı olur teşekkür ediyorum iyi çalışmalar diliyorum.
www.uzunmetraj.com
Burcu ÇÖL
(Ceyhun Konak’ın çalışma resimlerini görmek için lütfen resimlerin üstüne tıklayınız…)
