BÇ: Filmlerinizi yönetirken stiliniz nedir? Dikkat ettiğiniz noktaları açıklar mısınız?
TP: Açıkcası filmlerimi yönetirken belli bir stilim olduğuna inanmıyorum. Sonuçta hepsi bir şeyleri daha fazla tecrübe etmek, geliştirmek ve öğrenmek üzerine yaptığım işler. Daha başlangıç aşamasında insanın kendisine bir stil belirleyip onun üzerinden işler üretmesi belli bir süre sonra kısır bir döngüye yol açabilir gibi geliyor bana. En azından içeriksel ve biçimsel düzeyde böyle düşünüyorum. Yeni şeyler denemenin özellikle sinema gibi güncellenmesi sürekli bir alanda hem gerekli hemde zevkli olduğuna inanıyorum. Tabi ki kişinin kendi aidiyetliğini oluşturduğu şeylerden kaçması kolay değildir. Sonuçta yaşama karşı belirli bir duruş kazanırız. Ama bunun sinema için yerine göre avantaj yerine göreyse dezavantaj olabileceği kanısındayım. Galiba bulunduğum aşamada bu yerine göre durumlarını aramaktayım hala. Ama eğer bu bir stilse göstergebilime çok fazla önem veriyorum. Çünkü sinemanın en doğal hali odur. Senaryo yazarkende, o senaryoyu filme alırkende mekanların, kostümlerin, dekorların, nesnelerin yani çerçevenin içindeki herşeyin karakterden daha çok konuşmasını şart koşarım kendime. Oyuncudan istediğimde bu çerçeve içinde kendine göre bir duruş belirlemesi olur. Bir de samimiyet çok önemlidir benim için. Bu yüzden oyunculardan özellikle doğaçlama konusunda çok şey beklerim. Metne bağlı kalma gibi bir alışkanlığım yoktur. Sahnenin özü değişmemek kaydıyla diyaloglardan mizansene kadar herşeyi o anda değiştirebilirim. Belki bunlar bir stildir ama ben tam tanım koyamıyorum.
BÇ: Sizin idolünüz bir yönetmen ya da oyuncu var mı?
TP: Sinema gibi bir alanda insanın birden çok idolü olabiliyor. Çünkü her yönetmenin ve oyuncunun yetenekleri ve yapabilecekleri çeşitlenebiliyor. Ama bu soruda hem yönetmene hemde oyuncuya sanırım tek bir kişiyi cevap olarak verebilirim; Charlie Chaplin. o benim için gerçek bir efsanedir. Her filmi benim için sinemanın en temel dayanaklarıdır. Auteur dediğimiz tam teşekküllü sinemacı tanımının bile ona az geldiğini düşünüyorum. Bir kere sinemanın en güçlü yanı olan göstergebilimi akıl almaz bir ustalıkla kullanan bir yönetmen olması, hayata ve özellikle sinemaya karşı takındığı ahlaksal duruşu, hayatın DNA'sını çıkartan senaryoları, samimiyetinin, sevgisinin ve yeteneğinin perdeyi delip geçen oyunculuğu Chaplin'in neden halen dünyanın en büyük sinemacılarından biri olduğunu özetleyen bir kaç yüzeysel tespit belkide. Onun hayatını ve filmlerini incelediğimde en çok dünyayı değiştirebilme gücüne hayran oluyorum. Milyarlarca insanı aynı ortak payda da buluşturabilme sanırım çok az sayıdaki sinemacıya özgü olabilir.
BÇ: Filmlerinizde komedi ve dram üzerinde yoğunlaşmanızın sebebi nedir?
TP: Sanırım yeteneklerimin sınırları onlar. Çünkü ne zaman aklıma iyi bir fikir gelse bir kolu komediye diğeri drama uzanıyor hemen. Aklım başka türlere çok yönlendiremiyor beni. Gariptir çünkü film izleme alışkanlığımla, film çekme ve yazma alışkanlığım çokta paralel gitmiyor. Modernist sinemayı çok severken, yaptığım filmler klasik sinemaya yakın duruyor. Seyirciyi şok eden filmler izlemiyi çok severken, kendimin yaptığı işler daha naif söylemlere kaçıyor. Sanırım bunda ait olduğum çografya, aile hayatı, hayata bakış açım etkin. Karamsarlığı sevmeyen, mutlu olmasa da umutlu olmaya mecbur hikayelere daha yatkınım sanırım. Bu bakışım doğrultusunda da komedi ve dram bana daha çok yardımcı olan türler.
BÇ: Kısa filmin sizin için önemi nedir?
TP: Kısa filmin bir sinemacı için en temel referans olduğuna inanıyorum. ne yazık ki kısa film Türkiye'de hala kendi ayakları üzerinde durabilen, rüştünü ispatlayabilmiş bir alan değil. Bu yüzden de kısır bir üretim sürecini yaşıyoruz hala. Niceliğin çok fazla olduğu ama niteliğin yerlerde süründüğü bir durumda Türkiye'de kısa filmcilik. İnsanların artık kısa filmi bir basamak olarak düşünmek yerine başlı başına bir sanat dalı olduğunu görmeye başladıkları günleri hayal ediyorum Türkiye için. Çünkü kısa film anafikire giden en kestirme yoldur. Ve kestirmeleri bulmak başlı başına bir yetenektir. En azla en çok işi yapma yoludur. Bunu başarmak dramanın özünü kavramak demektir. Bu yüzden kısa film sinemacı adayı için geçmesi zorunlu bir yetenek sınavıdır. Ancak bu sayede Türk dizileri de, filmleri de daha az konuşup daha çok şey anlatabilirler.
BÇ: Yazdığınız senaryolarda yaşadığınız yerin, gördüğünüz olayların,duygusal ilişkilerin etkisi oluyor mu? Yazarken nelerden yararlanıyorsunuz?
TP: Ben bir sahil kasabası çocuğuyum. Deniz benim için çok önemli bu yüzden. Geçenlerde kısa filmlerime, uzun metraj filmime ve yazdığım senaryolarıma şöyle bir baktım ve hepsinde denizin kıyıdan köşedende olsa bulunduğunu farkettim. Bu bilinçli yaptığım birşey değildi. Karakterlerde, hikayelerde, mekanlarda hep hayatımı yönlendirdiğim ve yaşadığım referansların olduğunu bazen şaşırarak görüyorum. Bunlar bilinçli yapılan şeyler değil. Ama sanırım doğru olanda bu. Çünkü illa ki kendi hayatımdan, ilişkilerimden, deneyimlerimden hikaye çıkarmaya çalışmanın çokta samimi olacağına inanmıyorum. Bunları bilinçsizçe çıkarmak hem benden olanı hemde benim dışımda kalanları kolay harmanlamaya en azından benim için daha çok yardım ediyor. Çünkü böylece içlerinde hem biraz ben oluyorum hem de biraz olmak istediklerim. Kendim olmak ve kendimden kaçabilmek beni sinema yapmaya en çok heveslendiren kavramlar.
BÇ: Yönetmenlik, senaristlik ve eğitmenlik işlerini başarıyla yapıyorsunuz. En çok hangisinde etkili olduğunuzu düşünüyorsunuz?
TP: Yönetmenlik benim için nefes almak gibi birşey. Bu sayılan dalların içinde en zor ama en keyif aldığım alan. Bir sette olmak, insanların sizin yaratmayı düşlediğiniz dünyanız için tüm yeteneklerini birleştirmeleri ve ortaya iyi birşey çıkardığınızda sizinle gururlanmaları paranın satın alamayacağı şeylerin başında geliyor sanırım. Senaristlikte çok da iyi olduğumu sanıyorum. Çünkü onda çabuk sıkılıyorum. İyi bir fikri koca bir senaryoya dönüştürmek ayrı bir yetenek ve özveri işi. Ama sonunda ilk uzun metraj senaryomu bitirdim ve bu alandan da keyif almaya başladığımı hissettim. Eğitmenlikse yeni başladığım bir alan. Ama birilerine bir şeyler öğretebilmek ve onlarla birlikte öğrenmek, gelişmek harika bir deneyim. Böyle bir şansa bu kadar genç bir yaşta sahip olabildiğim için çok şanslıyım.
BÇ: Sanata bakış açınız nedir? Başka sanat dallarıyla da ilgili misiniz?
TP: Ertem Eğilmez'in bir sözü var :" sanat filmi de ne demek, iyi film zaten sanattır". Ben bu sözü gerçekten çok seviyorum. Sanatla zanaat farkını çokta koyabilen biri değilim. Öyle büyük, iddialı laflardan kaçındığım şeyler ikiside. Bence doğru ve samimi olan her şey belirli bir değeri hakediyor. Bir yapıta sanatsal ya da zanaatsal değeri ancak onu değerlendiren kişinin verebileceğine inanıyorum. İki kavramda bana göre son derece öznel kavramlar. Genel geçer tanılar koymaya çalışanları hiç bir zaman anlayamıyorum. Aramın iyi olduğu bir başka sanat dalı müziktir. Özellikle film müziklerine çok ayrı bir ilgim var. Bir filmin müzikten bağımsız düşünülebileceğine inanmıyorum. Benim de bir kaç film müziği çalışmam var. Üretici kısımda olmayıda istiyorum o yüzden.
BÇ: Size göre katıldığınız en önemli yarışma hangisiydi?
TP: Katıldığım her yarışmanın ve festivalin benim için anlamları aynı. Gerçek sinemacılarla iç içe olmak, farklı insanları tanımak, kendimin nerde durduğunu görerek bazen hayıflanmak bazense gururlanmak bu anlamların sadece bir kaçı. Ama en önemlisi sanırım Adana Altın Koza yarışmasıydı. Yüzlerce film arasından finale kalmak ayrı bir gurur. Ama en değerlisi Türk sinemasını tırnaklarıyla var etmiş ve etmeye devam eden hayranı olduğum tonla sinemacıyla aynı koltuklarda oturmamdı, hem de onlar gibi işin üreten kısmında olarak. Ödül almanın ya da almamanın anlamsızlaştığı yerlerden biriydi.
BÇ: “Gülümse” isimli kısa filminizi bu sayede birçok kitleye ulaştırdınız. İnternet kullanımının sizin için önemi nedir?
TP: İnternet bana göre çağımızın en güçlü kitle iletişim aracı. Hayal bile edemeyeceğiniz kitlelerle yaptığınız işi tanıştırabiliyorsunuz. Ve dürüstlüğün en fazla olduğu yayın organı. O yüzden ordaki eleştirilerde, beğenilerde çok değerli. Bir milyon gibi bir seyirce ulaşabilmek ve bir milyon insanla sanalda olsa aynı paydada buluşabilmek hayatımın en önemli deneyimlerinden biriydi. Bana çıktığım yolda umut verdi.
BÇ: Uzun metraj çektiğiniz bir filmizin var “kaybedenler”. Bundan bahseder misiniz biraz? Filmi ne zaman yayınlamayı düşünüyorsunuz?
TP: "Kaybedenler" bizim okumakta olduğumuz Dokuz Eylül Üniversitesi'nde kurduğumuz "16:9" isimli film ekibinin bir çok kısadan sonra yaptığı bir uzun metraj film. Kendi uzun metraj deneyimlerimizden faydalanmak için yola çıkılan bir projeydi. Filmi 5 yönetmen çektik. Filmde birbiriyle tanışıklık düzeyleri minimum olan insanların bir gün içinde kesişen yolları anlatılıyor. Bir gün içinde İzmir'de geçiyor film. Başta gerilla usulü başlayan proje daha sonra Konak Belediyesi ve Pizza Pizza'nın sponsor olmasıyla daha ciddi bir boyut kazandı. Sonucunda ortaya 87 dakika süren, ana akım sinemadan olabildiğince uzak duran, bana göre amacına ulaşmış bir film çıktı. Film 35 mm'ye basım aşamasında. Öncelikli hedef Antalya Altın Portakal'a yetiştirmek filmi. Daha sonra yurt dışı festivallere göndermeyi planlıyoruz. Onun kendine çizeceği yol önemli. Çünkü bu sayede elimizde bulunan senaryoları daha rahat koşullarda hayata geçirebiliriz diye umut ediyoruz.
Burcu Çöl
www.uzunmetraj.com
