Uzun Metraj

Festival EMEK’miş Aslında

E-posta Yazdır PDF

b_320_500_16777215_0___images_stories_news_abidin5_istfest5454.jpg

Bir festivalin adının başına ‘uluslararası’ ifadesi gelince üstlendiği sorumluluk da içeriğindeki ağırlık da birkaç kat artıyor sanki. İstanbul Film Festivali’de uluslar arası ifadesinin altını doldurabilmek için kuruluşundan bu yana büyük çaba gösteriyor. Fakat çabalar büyük olmasına karşın, galiba dünya festivali olmak konusunda biraz daha ayrıntılara önem vermek gerekiyor. Festivalin yalnızca dünyanın dört bir yanından kaliteli filmler gösteren bir aktivite olmadığını, yan etkinliklere çok daha fazla yer verilmesi gerektiği kanısındayım.

Her şeyden önce festivalin İstanbul gibi bir şehir açısından baktığımızda çok büyük bir tanıtım ve halka ulaşım sorunu olduğu gerçeğiyle yüzleşmek gerekiyor. İstanbul’un Cannes, Berlin, Toronto gibi festivalle şehrin özdeşleştiği bir yapıya bürünmesi gerekir. Yalnızca ülkenin elit ve okumuş kesimine değil, sokaktaki vatandaşın da festivalden haberdar olması sağlanmalıdır. Belki o zaman birkaç tanesi dışında böylesi ucuz fiyat politikasıyla beraber dolan salonlar görebiliriz. İnsanların hiçbir filme gelemeseler dahi, şehirlerinde uluslararası düzeyde bir film festivali olmasından haberdar olmaları dahi bilinçlenme adına önemli bir gelişme sayılabilir. Bunlar bir çırpıda çözümlenecek sorunlar olmaktan öte yapısal eksiklikler olduğu için umarız ilerleyen yıllarda çok daha geniş bir kitleye hitap eden ve ulaşan bir festival organizasyonunun mutluluğunu paylaşırız. Fakat bu eksiklikten öte festival için çok daha büyük bir soruna dikkat çekilmeli. Doğaldır ki bir film festivalinin gerçekleşebilmesinin en temel kaynağı filmlerinin gösterileceği salonların olmasıdır. Şu anki tabloya baktığımızda festivalin doğuşundan bu yana kalbinin attığı Beyoğlu, seneye galiba sadece Atlas Sineması’nda gösterilecek çünkü diğer salonların kapanacağı ve yerlerinden yellerin eseceği gibi bir gerçekle yüz yüzeyiz. Zaten son yıllarda renkliliği ve heyecanı gitgide azalan festival havası bu sene Emek Sineması’nın devre dışı kalmasıyla kanımca çok bir darbe yedi hatta çöküşün ilk emaresini gösterdi bile diyebiliriz. Yazının başlığına da konu olan Festival Emek’miş ifadesi de, festivalin aslında Emek Sineması’nın girişinde kapı önündeki seyirci kalabalığının renkliliği, muhabbetleri, gözlemleri, dedikodularından çok büyük güç aldığını anlatmaya çalışıyor. Diğer sinema salonlarında aynı heyecanı bir türlü yakalayamamak, sıradan bir gişe filmine gidiyormuş havasının nedense kırılamaması, Emek Sineması’nı çok ayrıcalıklı bir yere taşıyor o muhteşem ve hayran kalınası mimarisi haricinde.

Festivalin halkla buluşmasını arzuladığımı dile getirirken diğer bir temennim de festivalin film ve film izleme kültürüne hakim seyirci kitlesinin daha büyük bir çoğunluğa sahip olması. Festivalde kulak kabarttığım çoğu muhabbet oldukça sığ bir film kültürüne sahip bir izleyici kitlesinin varlığına işaret ederken, kimi diyaloglar akıllara seza boyuttaydı. Fobidilya filmini izlemeye gelen iki genç Atlas Sineması’nın girişindeki Kosmos filminin afişini gördüklerinde aralarında geçen “ A! Kosmos Türk filmiymiş” “ Öyle mi bilmiyorum” tarzındaki diyaloglar kendi sinemasından bihaber bir muhabbetti. Ya da seyrettikleri filmde gülmemeye kendini programlamış ya da her şeye gülmeye ant içmiş gibi bir izlenim uyandıran izleyici çeşitleri festivalin seyirci kalitesini aşağı düşüren cinstendiler. Hele hele Metin Erksan’ın sinema tarihimize adını kazımış soyut aşk denemesi ve çağına göre birkaç adım ötedeki düşünsel yapıtı Sevmek Zamanı’nı seyrederken, yerlerde sürünen herhangi bir B Filmi izliyormuşçasına korkunç, kendinden geçmiş, yapay, zorlama ve seviyesiz kahkahalar atmaya kendini zorlayan gerzek gençlik için başka nasıl tanımlar bulunabilir bilmiyorum. Karşılarında aynı tarihte yapılan, aynı diyalogları içeren bir Amerikan filmi olsaydı hayranlıkla bakacaklarından, film sonunda da seyrettiklerinin tam bir başyapıt olduğunu söyleyeceklerine eminim.

Festivali ilk kez bu sene nerdeyse tamamında takip etme olanağı buldum. Bazı günler  art arda beş film seyretmek sinemaya doymak gibi gözükse de, aslında filmlerden edinilen verimi azalttığını gördüğüm bir sonuca ulaştım. Festivaldeki gibi idrakin ve filmi çözümlemenin, filmle hesaplaşmanın çok kolay olmadığı film seçkilerinde, durmaksızın film seyretme eylemi film bitişlerinde filmlerle baş başa kalma süresini oldukça daraltmakta. Böyle sıkışık bir program yerine belki üç haftalık bir periyoda yayılan filmler günde üç seans halinde gösterilebilir. Benim gibi filmler bittikten sonra bir süre onlarla yalnız kalıp, dertleşmekten büyük zevk alan birisi için bu durmaksızın film seyretme eylemi, sinema aşkıyla mantığın çatıştığı bir nokta olmakta. Umarım çok daha esnek ve uzun bir süreye yayılan bir festivalimiz olur ilerleyen yıllarda.

Umarım seneye tüm korkularımızın boşa çıktığı, İstiklal Caddesi’nde sinema günlerimizin dolu dolu geçtiği, halkla daha bütünleşmiş ve tanıtımını daha geniş kitlelere duyuran bir festivali izleriz. Şu anki tablonun karamsarlığında bu söylediğime kendim bile inanıyor muyum emin değilim galiba. Ama sinema var olduğu sürece hep daha iyiyi hayal etme özgürlüğümüz hep yanı başımızda ya, o bile büyük bir umut etme gücü veriyor.

Online Üyeler »

0 Kullanıcı ve 246 Misafir Çevrimiçi

AKTİV GRUPLAR »