
Bizim gazetenin internet servisinin supersonik elemanlarından Kaan “abi..süper bir film” demese, sadece üzerinde taşıdığı isimden dolayı olay yerinden uzaklaşacağım bu filmi mecburen seyrettim. Filmde yer alan gencimizin ismi Light Yagami. Kendisi Ölüm Defteri’nin sahibi olur. Ölüm Defteri’ni bulduğunda hayatı da değişmeye başlar. Bu defteri ülkedeki tüm suçluları ölümle cezalandırmak için kullanmaya başlar. Adaletin günlük hayatta tecelli etmediğini düşünen Japon halkı da “Kira” adını verdiği bu ölüm meleğini kahramanlaştırır, el üstünde tutar. Ölümlerini canlı yayınlarda seyre dalar. Light’in ismini ele geçirdiği suçlular deftere yazıldığı anda kelebekler gibi kalp krizinden telef olur, gencimiz de şekerden sarhoş olmuş arılar gibi mutludur. İlgimi çeken nokta FİLMİN BİR YERİNDE Ölüm Defteri’nde yer alan kural. Kural şudur: “ Deftere bir kez ismi yazılan ölür, engellenemez!”
Ege Üniversitesi Hastanesi’nin Acil Servisi’nde danışma yazan kısmın bulunduğu salondaydım. İri kıyım bir güvenlik görevlisinin ellerini kavuşturarak beklediği otomatik kapının hemen ardındaki küçük odada annem ölümü bekliyordu. “Bizi içeri almıyorsun ama bu adam elini kolunu sallayarak içeri girebiliyor” der gibi bakıyordu diğer hasta yakınları görevliye. Karşımda engel olacak kim varsa aşmaya hazırım dercesine bakan gözlere sahiptim herhalde, hatırlamıyorum. Ama hatırladığım, ellerini vücuduna dolayan görevlinin annemin yattığı şok odasını nezaketle gösterdiğiydi… Sırtımdaki çanta Acil Müdahale Odası’na girdim.
Dışarıdan gelen birinin diğer hasta yakınlarından ayrıldığı nokta, dünya durmuş gibi bir noktaya kilitlenmesidir. Hastanede uzun saatler bekleyenler, yeni gelenin o heyecanlı ve panik halini anlar. O sırada yaptığı her şey mübah olarak algılanır çevresindekiler tarafından. Hastanenin acil servisi tıklım tıklımdı. Herkes, orada beklemenin bir kural olduğunu düşündüğü, sınırın öte tarafına geçmeyi akıl erdiremediği için sıradanlaşır bir süre sonra. Aslında uygar ülkelerde olmayan bir durumdur bu. Zaman zaman milliyetçilik duygularımızla bok attığımız o topraklarda, bir hastan varsa, onu hastaneye yetiştirdiğin zaman sen devreden çıkarsın. Yerine, hastayla ilgilenmesi gereken görevliler geçer. Onu hayatta tutmaya, iyileştirmeye, her türlü ihtiyacını karşılamaya çalışanlar ile hasta yakınları arasında görünmeyen bir perde, sınır vardır. Sen hastanın emin ellerde olduğunu bilirsin, evine gidersin. İçin rahattır. Ama Türkiye’de bu kural işlemez doğal olarak. İnsanların, hastasının yakınında olma, refkatçi olma hali gibi başka bir ülkede anlaşılmayacak, yadırganacak bir ruh durumuna sahip olduğunu görürsün. Türk insanı, hasta birinin yanında olma zorunluluğunda hisseder. Çünkü çaresiz hastası orada yatmaktadır. O insan tuvalete gidecektir, geceliğini değiştirilecektir. İhtiyacı olan bir ilacın alınması gerekmektedir. Hastanın yanında değilsen bilirsin ki, o Allah’a emanettir. Hasta bakıcı hiçbir zaman yerinde olmaz. Birçok hemşirenin umrunda değildir orada yatanın neye ihtiyacı olduğu. Eczane eczane koşturursun, ilaç alırsın, tekerlekli sandalyenin giremeyeceği tuvaletler inşaa ettikleri için yakınını o tuvaletin içine sokmaya çalışırsın her yerinden terler fışkırarak. Tüm bunları, sana küçümseyen, acıyan bakışlar fırlatan insanların arasında yaparsın, sanki herşey senin suçunmuş gibi... Annemden dolayı birçok kez hastanede sabahladım. Günlerce uykuyla uyanıklık arasında geceler geçirdim. Ondandır ki hasta yakınlarının nasıl sabahladığını bilirim…
Neyse, konumuza dönelim: Güvenlik görevlisi annemin yattığı odayı işaret etti. İçeri girdiğimde annem orada yatıyordu. Kanserdi. Tümör ayaklarından başlayıp beynine kadar yayılmıştı. Doktoru çaresiz kaldıklarını söyledi. O gece, orada, her yerine bağlı kablolar arasında elini tuttum. Parmaklarının ucu mosmordu, bir ayağı kesik olduğu için sağlam ayağı da öyleydi. İğneyi sokacak damarı bile bulunmuyordu. Canı çok yanıyordu. Verilen ağrı kesici bir fili bayıltmaya yetecek düzeydeydi. “Annem” dedim (Burada sessizlik, sonsuzluk hali… bekleyiş. Neyi beklediğini bilmeden bekleyiş). Bilinci tam olarak yerinde değildi. “Anne ben yanındayım” dedim. Ama o, ona bakanlara acısını anlatıyordu. Ben yoktum o an yanında. Ağzından sadece “Kızım benim şaka yaptığımı sanıyorsun”… “Kızım benim şaka yaptığımı sanıyorsun” diye inliyordu…
Oysa kızım dediği hemşirenin umrunda değildi bu tablo. Hemşire, yüzünden ve kalbinden bütün duygular bir çırpıda söküp alınmış, yabancılaşmanın doruk noktasına ulaşmış bir kadın gibi duruyordu sahnenin orta yerinde. Onun için kıvranan biri, ölüme çelme takıp belki hayatta kalabilirim diye iç geçiren önemsiz bir ayrıntıydı. Çünkü vaktinin çoğunu, acılar içinde kalanların arasında geçiren acımasızlaşır. Acı, silik bir histir onun için. Annemin öleceğini o odada bulunan herkes biliyordu. Annem de. Yoksa, “Seni seviyorum anne” diyen ablama bakarak bilinci kaybolsa bile gözlerinden bir damla gözyaşı dökmezdi.
Dedim ya, hemşire için sıradan bir tabloydu bu. Sıradan olmayan annemin tam karşısında konuşlandığı koltukta bacak bacak üzerine atarak okuduğu Milliyet gazetesinde gördüğü haber sonrası gösterdiği tepkiydi. Ünlü birinin ölümünden bahsetiyordu haber. Yanında bir onun kadar donuk bakışlı meslektaşına “Yazık ya, ölmüş” mealinde cümleler kurdu. Annem verilen uyuşturucunun etkisiyle yarı baygın, yarı çıplak yatarken orada, Milliyet gazetesindeki ölüm haberine üzülen hemşireye baktım. Annemle neden ilgilenmiyorsun, o acı çekiyor görmüyor musun der gibi baktım. Nasıl baktığımı biliyorum. Öyle baktığım için “eveeeeet… Hasta yakınları dışarıııı… Dışarı lütfeeeeenn” uyarısını yaptı. O kadar kibirliydi ki… Herkes bu buyruklarına alışkındı. Beyazları üzerlerine çektiğinde kendisini dünyanın efendisi sanan, hiçbir şeyi umursamayan, önünde secde etmeye bir gürüha alışkın bir görevliydi. Oysa o odada bir ben vardım bir de kardeşim. Öyle baktığım için rahatsız oldu. Ayak ayak üstüne okuduğu gazetesine devam etti. Dışarı çıktım…
Ölüm Defteri’ne annem yazılmıştı bir kere. Kaçış yoktu. Biliyorduk öleceğini. İnsan yine de, ona bakmak zorunda olanların elinden geleni yaptığını görmek istiyordu. Onlar her bir şeyi yapsa da görmek istiyordun. Ama ben görmemiştim. Eğer o anda Ölüm Defteri’ne Light Yagami gibi tesadüf eseri rastlamış olsaydım. Oracıkta Milliyet gazetesi okuyan o hemşirelerin isimlerini yazardım. Yazardım. Ellerinden bir şey gelmediğini bildiğim halde yazardım. Çünkü ilgilenmedikleri, elini tutmadıkları “iyi olacaksın” demedikleri, beynini uyuştursalar da kalbini uyuşturamadıkları benim annemdi. Eğer öyle yapsalardı, gece 02.30’da “Maalesef tüm müdahalelere rağmen annenizi kaybettik” cümlesini acıklı bir ses tonuyla söylemelerine gerek kalmazdı. Yine de feryat fiyan ortalığı dağıtmadık kardeşimle. Tamam dediğimi hatırlıyorum, “Tamam” diyerek dışarı çıktığımızı… Dışarısı karanlıktı. Kardeşimle karanlık bir yolda hıçkıra hıçkıra ağladığımızı kimselere belli etmemek için omuzlarımızı dimdik tuttuğumuzu anımsıyorum. Yol bittikten sonra taksiye atladığımızı, eve gittiğimizi, uyuduktan sonra sabah ışırken uyandığımızı morga gittiğimizde annemizin bütün acılarından arınmış yüzünü gördüğümüzü… Toprağa verişimizi… Hatırlıyorum. Hatırlayacağım.


